lafı." /> lafı." /> Bana PİDAS'ı sizzz hortumlattınız! - PERİHAN MAĞDEN - Radikal

Bana PİDAS'ı sizzz hortumlattınız!

Üç-beş kişilik Arkadaş Çevremde (ben popüler biri değilim: havaalanlarına beni karşılamaya ve uğurlamaya yüzlerce kişi gelmiyor, maalesef) kullandığımız bir laftır: "Bana PİDAS'ı siz kurdurdunuz"<br> lafı.

Üç-beş kişilik Arkadaş Çevremde (ben popüler biri değilim: havaalanlarına beni karşılamaya ve uğurlamaya yüzlerce kişi gelmiyor, maalesef) kullandığımız bir laftır: "Bana PİDAS'ı siz kurdurdunuz" lafı. Böyle filmlerden/kitaplardan aparttığımız laflar var. 'Context Kaydırması'na uğratarak deyimleştirmiş/terimleştirmiş bulunduğumuz.
Diyelim Peter Sellers'ın 'The Party'sinden yola çıkarak, 'Ölümsüz Borazancı'.
Diyelim Orhan Gencebay'ın 'Leyla ile Mecnun'unundan yola çıkarak 'Peki ama, kim yaşayacak bu aşkı?' (Bu lafları da hatırlatın- yazalım peyder-pey. Komik Context Kaydırmaları. Diye -övünürmüşüm.)
Şimdi dönelim PİDAS'a. Hülya Koçyiğit mi, Filiz Akın mı, Türkan Şoray mı ne (artık saç renginize göre biriyle özdeşşleşiverin) itilip kakılmış, maddi çıkarlar için satılmış! E, o da 'İntikam soğuk yenen bi holding yemeğidir' misali mecburen zengin (ve hatta holding sahibi) olmuş. Onu vakti zamanında horrr gören Eski Sevgiliyi getirtiyor holdinge. Dönen koltuğunda şöyle bir dönüp göz göze geliyor ve diyor ki: "Bana PİDAS'ı sizzz kurdurdunuz."
PİDAS: Para İçin Dostluğu Aşkı Satanlar. Yani böyle Daniel Buren lezzetinde bi insan: İntikam Projesi olarak holdingini dahi, böyle kavramsal bir eser gibi attırıveriyor.
Şimdi sanırım Arzu Edilen Türk Halkı da öyle intikamcı bir ruh halleri içinde. Orhan Pamuk ve Diğerlerine diyelim bir Özdemir İnce haşinliğiyle, aynen böyle holding sahibi olup "Bana PİDAS'ı sizzz kurdurttunuz"
(ve hatta kudurttunuz) diyeceği günlerin hasretiyle yanıp tutuşuyor. Alev alev.
Fantoması Opera'nın böyle: Orhan Pamuk filan gidiyor yurtdışında habire Türkiye'yi satıyor. Habire Türkiye'yi satıyor. Yabancılar da çokçok meraklılar Türkiye'nin Türkler tarafından böyle satılmasına. O kadar memnun oluyorlar, o kadar memnun oluyorlar ki! Memnuniyetlerini taşırıyorlar sonunda. "Aferin oğlum Orhan, al sana Nobel" yapıyorlar dayanamayıp.
Diyelim Aşırı Türk Milliyetçisi ve Koyu Kıvam Bir Müslüman olan Bülent Ersoy da Papstar Alaturka'da anlatıyorlar: Cunta tarafından sahne yasağıyla cezalandırıldığı dönemde Fransa olsun, Almanya olsun "Gel, yeter ki vatanın aleyhine konuş, hemen sana vatandaşlık verelim/pasaport verelim/fırın verelim/avize sarayı verelim/kuş sütüyle besleyelim" demişler.
Ama böylesine acı, pardon, koyu 1 Türk Milliyetçisi+Dindar Kız kabul edebilir mi böylesi ahlaksız teklifleri? Elinin tersiyle itmiş! Ersoy konuşsa konuşsa 'Transseksüellerin Çalışma Haklarının Kısıtlanması' konusunda konuşabilirdi oralarda. Zira onun meselesi oydu. Ama nasıl konuşacak ayrıca? Trans mrans değil, kadın bi kerem. Ne anlatacak da bu düşman kurusu ülkelerin başı göğe erecek? Tabii bunlar meçhul, meçhul, meçhul.
Ama biliyoruz ki, bütün büyük yazarların memleketiyle derdi var. Ve hatta yaşadıkları dünyayla dertleri var. Ve yazarlık da böyle bir şey herhalde: buralara ne kadar sığamadığın ve bunu ne kadar iyi ifade edebildiğinle alakalı bir şey.
Diyelim Harold Pinter geçen sene İngiltere'yi 'sattı' (Irak savaşına Bush'un kıçına takılıp giren Blair'den nefreth ediyor, bu arada) Nobel'i kaptı.
Jelinek de öyle. Yıllardır satıyor Avusturya'yı. Sonunda "E, madem bu kadar Avusturya'yı satıyor: Verelim mükâfatını" oldular. Aldı Nobel'i.
Seneye diyelim Joyce Carol Oates, Amerika'yı çokçok sattığı için (belki çıkıp: 'Ulan ne yapmışız biz Yerli Amerikalılar'a, kaç tane kaldılar? ve ne koşullarda?
filan da der) Nobel'i alabilir. Ya da başka bir muhalif. Münafık. Hain.
Dünyanın herrr yerinde (flaş!flaş!flaş!) yazarlar bizatihi tabiatları gereği muhaliftirler. Ülkeleriyle de geçinemezler, hayatla da, dünyayla da, aileleriyle de. Dünyanın her yerinde insanlar, Bu Geçimsizlerin eserlerini okuyarak, kendi durumlarına sağlama yapmak isterler. Kendi uyumsuzluklarını/geçimsizliklerini/dertlerini/olmama-olduramama hallerini derinlikli bir şekilde kaleme alabilen insanların kitaplarıyla teselli bulmak isterler.
Şimdi bu milliyetperverlerden, onların o ufacıcık/tefecicik kafalarından niye 'yapıt' çıkmıyor? Neden hep, bu münafıkların kitapları Korece'ye, İbranice'ye, Arapça'ya, İspanyolca'ya çevriliyor? İnsanlar neden onların ne yazdıklarını, kitaplarında meramlarının ne olduğunu merak ediyor? İnsan olmaya dair kaygılarına gömülmek istiyor?
Tüm bu yazarların dertleri olduğu için! Kendilerine dair, dünyaya dair, vatanlarına dair, ailelerine dair, insan olmaya dair dertleri olduğu için! Ve bunu iyi ifadelendirebildikleri için!
Döne döne aynı şeyleri tekrar etmeyelim. Burda fark şurda yatıyor: Avusturya'da kimsenin aklına (Jelinek'den kıllanan Avusturya faşistlerinin dahi) "Ulan, sattın bizi. Kaptın Nobel'i" demek, bu çapul mantıkla edebiyat ödüllerinin en mühimini kazanabildi diye ondan nefret etmek, onu düşman ilan etmek filan gelmiyor!
Harold Pinter için de öyle. İngiltere'de BİR ADET DAHİ böyle düşünen insan bulamazsınız. Mümkünat/akıl/izan haricinde bir komplekslilik hali, zira bu. Bir nevi kör kuyulara inatla düşme hali.
Pamuk'a gösterilen 'muamele' ancak Necip Mahfuz'a Mısırlılar'ın gösterdiği 'muameleyle' karşılaştırılabilir. (Herhalde onların da 1 Hürriyet'i+Sabah'ı vardır.) Türkiye de böylece ancak Mısır'la, demokrasi seviyesi ve başka mevzularda, PİDAS holdingi kurma hayaliyle yaşayanların naçar toprakları olarak, aynı sınıftaki 'şerrrefli' yerini memnuniyetle alır.