Bay F'yle fantastik yolculuklar

Geçen pazar gününü Melek, ben ve Bay F; karşı tarafta geçirdik.</br>Melek'le her nedense dalgın dalgın vardığımız buluşma noktamızda, Bay F bizi candan bir "Ne haber kızlar" cümlesiyle kendimize çekiyor.

Geçen pazar gününü Melek, ben ve Bay F; karşı tarafta geçirdik.
Melek'le her nedense dalgın dalgın vardığımız buluşma noktamızda, Bay F bizi candan bir "Ne haber kızlar" cümlesiyle kendimize çekiyor.
Bay F'nin öyle taşan bir enerji kümesi var; olumlu bir oyun enerjisi veriyor. Melek bozuldu; zira Bekir'i getirmemiş Bay F. Onu bir gün çıkarıp bir gün çıkarmama kararı almış. Biz işte çıkarmama pazarına denk geldik.
Bekir hayatın çok içinde yani. Ama hep 'cool' hep 'cool'. Bay F'yle ben mesela 'uncoool', hatta 'anticool' bile sayılabiliriz. Ama Melek ve Bekir: sanırım böylesine 'uncool' şahısların evlatları üstün bir cool'luk mertebesine anında erişebiliyor: Etki-tepki olayı denilebilir yani.
Dolmuşta biz pek bağırıp çağırarak ve çok kahkahalı konuşuyoruz Bay F'yle. Melek bizden giderek dozu artan bir şiddetle, utanıyor.
Önce bize dahil değilmiş gibi oturuyor filan. Sonra da bana dönüp: "Susun artık; başım ağrıyor" diyor.
Biz hakikaten susmaya çalışıyoruz. Ama muvaffak olamayınca Bay F: "Bırak bu annesinden utanan Fatma Karanfil, Esen Püsküllü rollerini" diyor. Yine çok gülmeye ve çocukluğumuzun Türk filmlerinden anneden utanma sahneleri anlatmaya başlıyoruz.
Sonra hooop -kendi çocukluğumuza sıçrayıp kendi annemizden utanma sahneleri...
'Anneden Utanma Yüzyılları'nı ben bir çocuğun gelişiminde son derece normal ve nerdeyse zaruri görüyorum. Melek de gürültücü annesinden ve onun gürültücü arkadaşlarından kamuya açık alanlarda utanıyor.
Biz bu sefer "Çok ararsın bizi" muhabbetine dalıyoruz. Büyüyünce anlıyor bizim ne kadar tatlı olduğumuzu, mezarımızın başında vs. vs.
Bunun üzerine Melek bizimle küsmeye karar veriyor ve Dr. Seuss kitaplarını varmış bulunduğumuz çaycıda yanımızdaki masaya geçerek okumaya başlıyor. Birazdan barışacak ama ve Dr. Seuss'lardan birini Bay F'ye ikram edecek; o da kitaba bayılacak filan.
Çaycı denize ulaşan bir derenin kenarında ve yanımızdaki masaya tayyörler içinde dört Rum hanımefendi geliyor. Biri yakasına yarım top fesleğen takmış. Kalan fesleğeni masanın üstüne koyuyorlar. Servis çok kötü. Yiyecekler çok kötü. Çay giderek güzelleşiyor ve biz Hakan Kırkoğlu'nun nasıl da mahir bir astrolog olduğu sohbetine dalıyoruz.
Sonra Kuzguncuk'ta iniyoruz deli gibi viraj alan belediye otobüsünden. Melek otobüste de bizden şiddetle utanıyor. Bay F "Bırak bu taksici Tüdenya ayaklarını" diyor. Taksiye binmiyoruz zira. Oysa Melek kamuya açılmamızı -aşırı gürültü ve kahkaha nedeniyle- istemiyor.
Kuzguncuk'taki sokak eskicisinden kocaman cam bir küre alıyor on milyona Bay F. Küre, duvara asılabilmek üzere tasarlanmış; nedendir bu, kim neden duvarına koca bir cam küre asmak ister -imkânı yok bulamıyoruz.
Üsküdar'a kadar yürüyoruz. Melek çok terlediğini, yorulduğunu ve hemen denize girmek istediğini tekrarlıyor. Çok kez tekrarlayınca ben: "Yeter", diyorum. "Burda girecek deniz yok." Bir ana-kız gerilimi oluveriyor yani.
Artık Beşiktaş'tayız. Bay F birden Deniz Müzesi'ni gezmemizi öneriyor. Saltanat kayıklarından sitayişle söz ediyor. Girişte bahriye erleri sırt çantalarımızı teslim alıyorlar. Ama Bay F siyah bir naylon içindeki küresini "kırılır mırılır" gerekçesiyle vermiyor. Bahriyeli, haklı olarak bizim küremizle orayı burayı kırmamızdan çekiniyor; ama laf etmiyor.
Müze boyunca Melek yavaş sesle konuşmamızı, gülmememizi ve yalnızca kırmızı halılardan yürememizi talep ediyor. Bay F "Yavrum Avrupa Birliği'ne girmek üzereyiz -kırmızı halı şart değil", diyor. Yine kocaman sesiyle.
Ertuğrul Yatı'nda Atatürk'ün kamarası ve Savarona'daki yatağı insanın içini burkuyor. Vivaldi çalıyor Deniz Müzesi'nde. Çok insani, efendi bir müze.
Saltanat kayıklarından Taksim'e geçiyoruz.
Bay F ve Melek "Lilo ve Stiç"e gidiyorlar. Melek daha önce benimle görmüştü. Bay F'nin ve kendinin hatırına bir kez daha görmek istiyor.
Bay F'yle günümüz şahane bir arkadaşın evinde çay sofrasıyla son buluyor. Bize çok güzel börekler, mekikler, minik eklerler almış. Melek en çok eklerleri seviyor zaten. Her seferinde. "Bir tane alabilir miyim?" diye soruyor. Her seferinde "Tabii ki", deniliyor. Çok kibar yani. Gün, böyle sonlanıyor.