Beğeniler, temenniler, tercihler, güzellikler

Ayça Şen gitmiş Asena'yla röportaj yapmış. Radikal Cumartesi'de cmt. cmt. okudum.</br>Hiç bi şekilde satmıyor Asena'yı; mandopsiye getirmiyor.

Ayça Şen gitmiş Asena'yla röportaj yapmış. Radikal Cumartesi'de cmt. cmt. okudum.
Hiç bi şekilde satmıyor Asena'yı; mandopsiye getirmiyor. Magazin figürleriyle röportaj yapanlar NE KADAR satarbilirlerse o figürleri,
o denli 'iyi röportajcı bitch' olarak alkışlanıyorlar biliyorsunuz.
1 'marka' telakki ediliyorlar, en bayağısından suya götürüp susuz getirme taktikleriyle.
Ayça Şen röportajın bi yerinde bundan da bahsediyor: Bu figürleri satmanın romantik 1 ortam yaratıklandırıp basithliğinden.
Ne oldu da n'oldu? Böyle kalbime nüfuz etti Asena röportajı. Daha kendisinden taze nefreth etmişken Buzda Dans'ta üstelik.
Ama Kızım uyarmıştı: "Dans yarışmasında biz en çok onu seviyorduk jüride ama anne," demişti.
Ben de: "Sen de ne biçim sinir oldun Buzda ona ama! Dans yarışmasında tatlıydı, dürüsttü, iyiydi," diye lafın altında kalmamaya çalışmıştım. Vikvikvik.
Zira hayatta bu kadar ezildiğim 1 ilişki yoktur herhalde: vikvikvik kendimi savunmaya çalışıyorum sürekli. Vikvikvik.
Ayça Şen'in oğlu Memo'yla baş edememe yazılarına da bayılıyorum. Tek başına annelik üstüne öyle güzel, öyle harbi, dokunaklı yazılar ki. Bana dokunuyorlar işte. Zira 'Bebeğim ve Ben' tarzı reklam/yapmacık/denyo/ticaret yazıların çerçevesine dahi bakamıyorum. Aynen 'Sağlığım ve Ben' denyolukları gibi.
Sonuç olarak annelik başarısızlık ve suçluluk duyma hali sürekli.
Öyle 'Kırmızı montlarımızla caddede koşuştururken ne kadar mutlu, marka ve varsıldık' numerolarının âlemi yok annelikte.
Bu uğurda (annelikte) perişan olmayan kadınlara ya 'Hayırlı yapmacıklıklar!' ya da 'En iyi Filipinli vekilharçlar!' demek isterim.
'It is a losing battle'- Batı Medeniyeti'nde dendiği gibi. Bunu da böylece langadanak bileceksin.
Demem O ki: Ayça Şen haftada 2-3 kez Radikal'de yazsa ne güzel olur.
Kaan Sezyum da öyle. Bazen öyle 1 espri çatlatıyor ki, bir hafta filan gülüyorum. Ben Cem Yılmaz'a hiç gülemediğim için- gidemem öyle
stand-up'a/mup'a. Jerry Seinfeld gelse evimin dibine ona dahi gidemem: tahammülfersa bi icat 'stand-up' hadisesi. Komiklikten voleyi vurmuş
biri ayakta durup bir-iki saat kafanı ütülüyor! Bütün salon yerlere yapışıyor. Bi de üstünde o sosyal baskı! Gülmicem ağbi- bana ne?
Böyle 1 inat(laşma) olduğu için belki de, ne bileyim Frasier'da çok gülüyorum, televizyonda Seinfeld'e yıllarca güldüm; Kaan Sezyum işte bi saçmalık sarıyor (sarıyor hakikaten) '1 beyin oğlu/Dolmanın oğlu' yazıyor (dikkatinizi çekerim, söylemiyor, yazıyor) 1 hafta sinsice gülüyorum.
Kaan Sezyum da Radikal'e kaysa. Radikal daha genç, daha kadın, daha dinamik, daha şehirli (Yenişehirli değil, Eski Şehirli) ve daha radikal olsa. (Bu yazıyı zaten İsmet'in kapısının önündeki ağacın altına
muska haline getirip bırakıcam.)
Ama iyi şeyler de var. Şubat ortasında mı neydi? H. Gökhan Özgün 'Ermenilerin Atatürk'ü' diye bir yazıyla yazmaya başladı Radikal'de. Yazı acayip iyiydi; kaçırdıysanız açıp okuyun. (İnternetçi Nejla)
23 Mart Cuma günkü yazısı da öyle. Pazarları ve cumaları yazıyor. Hakikaten, böyle yazılara ihtiyacımız var. Böyle yazarlara.
Bunları yazmaktan da haftalarca imtina ettim; 40 yıllık arkadaşım Gökhan zira. (Harbiden 40 yıllık)
Ama arkadaşım, yakınım diye takdirlerimi de tuttut (nereye kadar?) tutacak değilim. E zaten eşimiz dostumuz, fikirlerini/zikirlerini beğendiğimiz kişiler oluyorlar- değil mi? (Kader Kurbanı Kategorisi'nde ikamet etmiyorsak yani.)
Sevgili Bir Yazar Arkadaşım var, bu da kanayan 1 yaradır. Zira nalburlar nasıl nalburlarla arkadaşlık etmek isterlerse, fil bakıcılar fil bakıcılarla, kozmetikçiler kozmetikçilerle- "Biz yaşlanınca oturup birlikte zaman geçirmeyeceğiz. Hepimiz sinsice birbirimizden nefret ediyoruz. Kıskanıyoruz," yollu şeyler söylemiş komiklerle ilgili Okan Bayülgen geçenlerde 1 yerde.
Acıklıdır hakikaten. Ben de daha çok yazar arkadaşım olmasını
isterdim. Yazmanın çilesi üstüne uzun uzun 'offff! offfff!'layabileceğim
daha çok sayıda yazar arkadaşım. (Özellikle roman çilesiyle (de) boğuştuğum şu günlerde.)
Ama çok az yazar arkadaşım var.
Bir elin 3 parmağını geçmezler.
Her neyse onlardan biriyle işte, balıkçıya balık yemeye doğru yürürken, caddenin karşısında ikimizin de mezun olduğu okul belirdi. "Lisede kızları tavlayabilseydin Arçelik'e genel müdür olurdun sen; yazar değil," dedim.
O da zeki ve (ara sıra) iyi huyludur. Kabul etti. (Demek o an: iyi huyluymuş.)
Demem o ki: Askeriye'de Genelkurmay Başkanı olmak ne demek ise, sivil hayatta da Arçelik'e genel müdür olmak, o demektir.
Bakın bana: Arçelik'e genel müdür olamadığım için nerdeyim? (Seda Sayan: 'Sen nerdesin? O NERDEEE?')
Yani en beğendiğimiz beyaz eşya markası: Arçelik. (Beğeniler yazısı bu, ya.) En beğendiğimiz müzik grubu: New Order (Ne dirayetli kadınım 20 yıldır filan habire onları beğeniyorum.)
En beğendiğimiz yönetmen: Haneke.
Ben hâlâ eski evimde bıraktığım eski (Arçelik) çamaşır makinemi özlüyorum. Tül yıkama programı filan vardı. Çok alışmıştım. Çok hakikatliydi. Ömrümde kendime aldığım ilk beyaz eşyaydı. 'Ben bunu nasıl kullanıcam?' olup bunalıma girmiştim. (Hâlâ da oralarda bi yerdeyim.)
Ben onu bu kadar özlüyorum da; o peki, beni özlüyor mu?
İşte böyle metafizik 1 soruyla sahanda yumurtanıza kırmızı biber serpiyorum.