Budanmış basın arzusu/Yıpranma hakkı

Hrant Dink Mahkemesi'nde sergilenen Devlet: Taraflı Tiyatrolaması'na ve hatta daha beterine (m)illetçek Malatya'da maruz bırakılacağımız kesinleşti. Hayırlı, uğurlu olsun!</br>İddianame (sağolsun T.C. Savcımız, varolsun) hunharca katledilmiş bulunan...

Hrant Dink Mahkemesi'nde sergilenen Devlet: Taraflı Tiyatrolaması'na ve hatta daha beterine (m)illetçek Malatya'da maruz bırakılacağımız kesinleşti. Hayırlı, uğurlu olsun!
İddianame (sağolsun T.C. Savcımız, varolsun) hunharca katledilmiş bulunan 3 Hıristiyan'ın çok sıkı bir Devlet Takibinde yaşamakta olduğunu gösteriyor. Banka hesaplarındaki bir yıllık tüm hareketler dahi biliniyor.
Yani kurbanlar, Alî Devletimiz tarafından 'kuşkulu' ya da en iyi ihtimalle 'sakıncalı' telakki edilmekte imişler.
Görevperver Savcımız'ın hazırladığı 31 klasörlük dosyada, 16 klasör öldürülenlere ait!
Her nevi misyonerlik faaliyetinin nasıl da şüpheci bir mercek altında tutulduğu, apaçık -bu müthiş klasör sayısıyla filan- bize kanıtlanıyor.
Oysa kanuna aykırı değil misyonerlik faaliyetleri. Ama kanundan daha derin kanunlar var Türkiye Cumhuriyeti'nde. Derin Orman Kanunları mı dersiniz, Milliyetçi Damarlar/En Doğrusunu Biz Biliriz Kanunları mı: kanunlarımızın 'güdük' kaldığı mevzularda (ah bu Avrupa Birliği uyumlu larjj kanunlar!) devreye böyle Derin Nehir Kanunları giriyor.
Diğer iki sanık, liderleri olarak gördükleri Emre Günaydın'ın
polisten bilgi aldığını söylüyorlar. Aa! bir kere daha menfur bir cinayette 'polisten yardım alma' iddiası karşımıza çıkıveriyor.
Emre Günaydın acil olarak hastaneye kaldırılıp ölümün eşiğinden kurtarılmıştı. Büyük Beyin'lediği Malatya Katliamı'ndan sonra.
Ve fakat Günaydın'ın 10 günlük hastane kayıtları imha ediliyor.
Takdir edersiniz ki, davanın gidişatına dair çok mühim bilgiler YOK EDİLMİŞ oluyor.
Ama bizler Hrant Dink Davası'ndan da alışkın, hatta idmanlıyız mühim kanıtların imha edilmesi olgusuna.
Çok benzer bir gelişme de bu 10 günlük kayıtların imhasından sonra (bu vahim kaybı telaffi etmek üzere de olsa gerek) yeni kamerayı takacak ÜSTEĞMENİN ADININ, azmettiricilere dair ihbar mektubunda geçmiş olması. Verisi.
Nasıl Hrant Dink Cinayeti'nde her köşebaşında polisimizle, jandarmamızla karşılaşmış isek burda da bir ÜSTEĞMENİN ADI işin içine karışarak tablo tamamlanıyor.
Üç ipsiz sapsız/fanatik/meczup 'çocuk' değil söz konusu katiller, pek tabii ki. Hazırlıklı mı hazırlıklı, nerdeyse 'profesyoneller'. Son 6 ayda 106 ayrı cep telefonu ve farklı sim kart kullanıyorlar.
Yalnızca BİR cep telefonunun kayıt dökümleri dava dosyasına girebiliyor. Bunca özenleri neticesinde.
Ogün Samast'ın cep telefonlarının, sim kartlarının ele geçirilemeyişini hatırlatırcasına. Bu arada.
Trabzon'daki 'çocuklar' da atış talimi yaparken, polisimizin nazarı dikkatini celp etmişlerdi. Malatya'daki çocuklardan biri de olaydan bir gün önce kurusıkıyla talim yaparken yakalanıp bırakılıveriyor.
Daha sonra Malatya'daki 'olayda' bu talim tabancasını kullanıyor nitekim. Bu defa kurusıkıyla değil de, hakiki mermilerle Alçak Hıristiyanlar'ı öldürüyor!
Bu vahşetin sanıklarından birini Bir Türkiye Cumhuriyeti Savcısı arıyor. BUNU HABER YAPAN 7 MUHABİRİ AYNI SAVCI SUÇLU SAYIYOR. Haklarında suç duyurusunda bulunuyor! Yani 1 Savcımız, ilerde katil olacağını bilemediği (olsa gerek) bir çocuğu Malatya'dan, aradı diye; bunu haber yapmanın mantığı nedir? Gelsin işini yapan gazetecilere suç duyurusu!
Aşırı gerilimli bir meslek hakiki gazetecilik/muhabirlik bu topraklarda.
Karda kışta/sıcakta/yağmurda dışardasın. Ayaktasın. Haber peşinde koşturmaktasın. Dayak kötek de yersin, hakkında suç duyurusunda da bulunulur. Mahkemeye de verilirsin, mahkûm da edilirsin.
Hedef de olduğun olur. Birçok örneğimiz var bu konuda.
Şimdi kalkıp gazetecilerin Yıpranma Hakkına Dokunmak peki, olacak iş midir?
Bu ülkede gazetecisini, özellikle de muhabirini bu denli vahim biçimde yıpratan koşullar mevcutken, AK Parti hükümetinin gazetecilerin yıpranma hakkına el uzatmaya kalkması-
Abestir filan diyemeyeceğim; artık bir korku filmi tadını aldı AKP Hükümeti'nin medyaya takıklığı. 'GAREZ' filan diyebiliriz.
O boyutlarda yani.
Ben diyelim, yazımdaki tüm bilgileri Radikal muhabirlerinden (Timur Soykan, Demet Bilge Ergün'den) aldım, bu yazıyı kotardım.
Köşeyazarları güncelle uğraşmayı tercih edeceklerse: MUHABİRİN KADAR KONUŞ! demek isterim her birine. (Kendime de.)
Yani muhabirlerin bu denli düşük maaşlarla, bu kadar zor koşullarda çalıştığı bir diyarda bir de Yıpranma Hakları'na tecavüz edilmek istenmesi-
Nasıl bir medya arzu ettiklerinin, pek bariz kanıtıdır. Muhabir yıpranır; haber peşinde hayatı/sağlığı/düzeni mahvolur. İşinin tabiatı zorludur. Yıpratıcıdır. Tüketicidir.
Muhabir haberi getirmezse ne gezetenin/ne köşecinin/ne şişecinin yazacağı zırnık şey yoktur.
Birtakım kültür yoksunu denyoların promosyonpromosyon gezip/yiyipiçip izbedüşümlerini yazmalarından ya da mütemadi bir 'Hükümetim çok yaşa!' şakşakçılığından başka bir şey istemiyorlarsa, tabii.
Ki anlaşılan, Bezdirme Politikaları'yla, gazetecinin
Yıpranma Hakkı'nı budayarak hayatını daha da zorlaştırma arzularıyla, yapmak istedikleri TAM DA BU: Budanmış Basın Arzusu.