Buz Ormanı: Kısım İki

Aslan Kadın: Semanım daha önce de uzun uzadıya 'depict' (epik'ten geliyor) edildiği halde, yeni gelişmeleriyle de ele avuca alınmayı hak etmektedir. İçinin güzelliği yüzüne (özellikle burnuna) genel büyyüklerine..

Aslan Kadın: Semanım daha önce de uzun uzadıya 'depict' (epik'ten geliyor) edildiği halde, yeni gelişmeleriyle de ele avuca alınmayı hak etmektedir.
İçinin güzelliği yüzüne (özellikle burnuna) genel büyyüklerine bağımlılığı ruhuna (özellikle ağzına) vuran Genel Medya Ayşe Armanının en basitinden İngilizce bi soruyu çatamamasının akabinde; yabancı dilini şaha kaldırarak, 'İngiliz Sema Aslanı' lakabını dahi, hak etmiştir.
Bi zamanlar sosyetelemedeki lakabı 'Aslan Kadın'dı- bilmem hatırlar mısınız? Hakikaten de vakti zamanında televizyonlarımızda gösterilen/Central Park'ın dehlizlerinde yaşayan Aslan Adam Vincent'a annesi kadar benziyor. Kılık kıyafet/aksesuvar ve halı dekorasyon anlayışına da hayranız.
Önce Behzat Uygar'a "Sana haftada 3 kez 2'şer saat İngilizce öğreteyim" diye tutturdu. (Haftada 6 saat 'boş' vakti nerden buluyor Bu Mühim Istakozcu?) Sonra da şakkada şukkada İngilizcelemeye başladı ki her fırsatta, hiç de fena konuşmuyor Tanrı aşkına.
Özellikle mütercimliği süper! 'Shame on you Olga' diye daldığı Şesu'nun Olga'sından: 'You are driving me crazy; you don't know anything about ice-skating'i yiyince mesela oturmadı aşşağı; "Tercüme! yalvarırım 1 yudum tercüme!" diye yırtınan Ağbi Uygur'a "Kör müsünüz sizler diyor Olga" diye aşırı özgür bi 'çeviri' attırdı. Bence Tayyip Erdoğan yanında simültane rezaletçi olarak Aslan Sema'yı götürsün, dağıtsın ortalığı, (m)illetçek şanımız yürüsün.
Tavşan Kardeş: Evet evet Olcayto Ahmet Tuğsuz'dan bahsediyorum. Yine çoluk çocukluğumuzun Örovizyonunda trenler gibi geçerdi ismi: o günden beri de hiç boş durmamış habire mühim organizasyonlara imzasını atmış. Allahtan mütemadiyen anlatıyor da haberimiz oluyor.
'Come-back' yapar yapmaz ne aşırı önemli bi şarkı insanı olduğunu anlatmaktan birazcık daha kilo alan Seyyal Taner'in 'Naciye'si filan da (o sosyal biçerikli müthiş kompozisyon!) onun eseriymiş meğersem! Saygıyla eğildiriyoruz.
Ve fakat Kutsal Buz Pateni Sporu'nu halkımıza sevdirme uluğ misyonunu üstlenmiş BU yarışmada öngörülemezliğiyle göz dolduruyor. En olmadık anlarda en düşük puanları çakıyor; sonra gözünden gönlünden sakındığı beş buçuk-altıları hiç ummadığımız gönlübolluklarla ihsan ediyor, tuhaf
ve fakat uzun ve mühim konuşmalarıyla diğer basith cüri üyelerini delirtiyor filan felan.
Bana en çok Alis'in; hem kuyuya düşmesine, hem de verdiği karışık mesajlarla Harikalar Diyarı'nda perişan olmasına neden olan, 'güldüm işte!' gibi yaparken sokan/sokarken gülen dişleriyle filan, umulmadık tavşanını hatırlatıyor!
Sincap Amca: Haza beyefendi Zafer bey mütemadiyen gülümsüyor, gülümsüyor, gülümsüyorlar. Olcayto bey gibi öngörülemezden ziyade; en haşin lafını söylerken dahi (diyelim, Tuğba Ekinci'ye: "Yazıklar olsun, ayağındaki patenlere bu bir puan" vs.) gülümsüyor, gülümsüyor, gülümsüyorlar. Ben hatta geceleri bir bardak suyun içine yerleştirdiği dişlerinin, sabahlara kadar fosforlu ışıklar saçarak (bi nevi gece lambası vari) gülümsediği, gülümsediği, gülümsediği kanaatini taşıyorum.
Hırçın Kedi: Seni kaç yıl televizyonun karşısında Şesu olarak izledim Bülent Polat! O Tanrıverdi'yi oynayan çocuk filan tırnağın etmez, harbiden kabiliyetlisin yaaaa. Geçtim o saçma yarışmaya katılmandan (katılmamanı yeğlerdim) hani binalarda Su Basmanı filan olur, senin de tez elden bi Hırs Basmanı inşa edip üstüne tünemen icap ediyor. O tuhaf tiplerle didişmek, dellenmek filan- bi yandan acayip de haklısın.
Ama biraz fazla iyisin ortamlama için, anlatabildim mi evladım? Bayrama beklerim. Narenciye Teyzen.
Deha Boğası: Hoş, Alinur Velidedeleme beye olan ezelden ebede hayranlığımı anlatmaya, tükenmezler yetmez. Attırdığı 'kavramsan' sergisi hakkındaki yazımın gelen-gidenleri nasıl arttırdığını İsmet Berkan'a kadar fakslamaya filan, doyamamıştı. Eminim şimdi de glayör göndertir bana müteşekkirliğinden. (Sahi, o serginin dünyanın 4 bir metropolisindeki devamı neden gelmedi?)
Bi yandan da tümmm bu olağanüstü karizmatik reklam dehalarımızı: Sinan Çetin'i olsun, Serdar Erener'i olsun, Alinurlama beyi olsunlar ayrı 1: 'Reklamcılığımız Deha'ya Doymayacak mı?' konulu panelde ele alsam en doğrusu olmaz mı Jewish Dilemmasını da yaşamıyor değilim. Musevi dahi olamadığım halde. (Yalçın Küçük: görev başına!..)
Ama şu kadarını söyleyeyim: Alinur beye essahtan bir kez daha hayran oldum! O ne derin bi gözlem gücüdür, o ne incelikli yorumlamalardır, o ne 'off-handedly' (sıkmayın canım beni- edalarında) taşı gediğine koymaktır, bütün taşları (yine taş benzetmesi) yerine oturtmaktır. Hakikaten, nedir o bilezikler?
Özellikle söylediği ultra mühim ve katmanlı lafların yorgunluğuyla olsa gerek, cümle sonlarını bi tamamına erdirememeler, lafları böyle bi jjjtlayıp/mayıp yutu/yutuvermeler. Aynı özelliği diyelim, Basınımızın Dâhi Çocuğu Faltaylı'da da gözlemliyoruz. Hiç çekincesizce soruyorum "Bu bir dâhi özelliği midir? Nedir?" aydınlatın biz basith, normal zekâdaki, markasız halkları! Bu karanlıklar, bu gerilim yeter!
Aaa, taşıverdim ama (sekiz yıl önce) Billy Hayes'in Cannes sahillerinde çektiği, bol kumlu (Ayşe Arman 'röfleli, Ebil kuaför' derdi) Nedamet Görüntülerinin Youtube'da yükseltilme çabalamaları gibi yurtseverlikleriyle olsun, otuz-kırk yıldır imzasını bırakmaya çalıştığı, bi türlü realize edilemeyen Atatürk filmiyle olsun; Bu Dava İnsanı, Bu Büyük Düşünür, Bu Ağır Karizma- Allahım, biz Türkler ne güzellikler yaptık da BU büyük değeri hak ettik? Üstelik sonnn olarak bi buz pateninde saçma ünlüler yarışmasında, karşımızda?