Çekirdeklerin mühim meseleleri

İçimizde sönmeden yanan sinema ateşi sebebiyle, birkaç zaman önce 'SadakatSİZ' isimli filme boş bir zamanımızda düşmüş bulunduk.</br>Beşinci sınıf bir film.

İçimizde sönmeden yanan sinema ateşi sebebiyle, birkaç zaman önce 'SadakatSİZ' isimli filme boş bir zamanımızda düşmüş bulunduk.
Beşinci sınıf bir film.
Chabrol izleseydi, nasıl bir zalim azabın pençelerinde kıvranırdı; pek sevdiğim bir yönetmendir, tahayyül etmek bile istemiyorum.
Oflayıp puflayarak, hadi çıkıp uçayım şurdan diye daralarak; ama işte püriteniz, girmişiz, parasını vermişiz -seyrettim.
Filmin tek elle tutulur yanı, evet Diane Lane'in oyunu; amma velakin bir çiçekle bahar olmuyor, kendisinde de sinemanın canhıraşça talep ettiği starlık sihri yok. Yalnız onun oyunculuğu yüzsuyu hürmetine bu filmi olurlamanın imkânı yok; kendisine star dokusunun elzem olmadığı tiyatro ölü sanatını tavsiye ederim yani. Yönetmen Adrian Lyne'in bugüne dek tuttuğu bir faresine şahit değilim, hoş kendisi KEDİ değil, yalnızca beşinci sınıf bir yönetmen -şudur budur.
Ama o OZ BÜYÜCÜSÜ ayarındaki rüzgârlı havada tanışılan 'Fransız Âşık' neydi ya? Neydi o çocuğun yapmacıklığı; o seks ve ihtiras sahneleri? Hani bazı başka filmlerdeki kadar olmasa da bu yapaylıktan/dayamalıktan yüzüm kızardı, içim daraldı.
Neyse ne: Neyse ne - demeye kalmadı, aaa memleket bir 'SadakatSİZ' bombardımanı altında inlemeye başladı. Bütün andropoz kedileri böyle bir vesile beklemekteymiş konuya dalmak için.
Adı en ciddiye çıkmış köşelemeciler (adları böyledir de, bugüne dek dişe dokunur bir paragraflarına denk gelmiş değilim) önce filmin konusunu anlatıyorlar şehvetle, kanaatlerini konu üstüne bir sonraki yazılarına saklıyorlar: Bir devamlamadır, patlamadır, hissiyat coşkusu, duygu depremidir -gidiyor.
Ne dolmuşlar aman Allahım! Beşinci sınıf bir Amerikan filmi nasıl da vesile oldu. O ne gümbür zümbür boşalmadır! Laksatiflenmiş kadar oldular. İlginçti yani.
Bu vartayı atlatmış atlatmamıştık ki, Allah'ın sopası yok işte, Allah'ın bir sırığı var ve habire Türklerin mankafalarının üstüne indiri indiriveriyor.
Hop-küt: Ahmet Altan'ın 'Aldatmak' romanı bir sel gibi, medya varoşlarımızın bodrum katlarını basıverdi.
Artık bu KADIN konusu, KADIN ruhunu anlamak konusu, KADIN cinselliğini keşfetmek konusu; jinekolog ERKEK yazar kimdir, nedir, kime denir konusu -konuşulur da konuşulur.
Salkım saçak bir konu ki bu kadar olur.
Vallahi billahi Bakü-Ceyhan Boru Hattı mevzuu dahi daha çok ilgimi çekiyor.
Ne zaman ki birtakım jinekolog erkek yazarlar kadın üstüne sonnn roman(s)ları üstüne birtakım mülakatlar vermeye başlıyorlar; okuyamıyorum, takip edemiyorum. Dediklerinden hiç ama hiçbir şey anlamıyorum. Öyle bakıyorum resimlerinin eşliğindeki sayfalamalara.
Anlaşılan KADIN diye bir tip var. Bunlar da bir şeyler çakmışlar bu tipe dair.
Ama ben bu tiplerden hiç görmedim. Hiç tanımadım. Hiç ilgilenmedim. Aşina değilim.
Bu tipler evrenin sonsuzluğunda gerçekten soluk alıp vermekte midirler/donları ıslanmakta mıdır filan -bihaberim.
Anlatan uzmanların söylediklerinden de hiçbir şey anlamıyorum. Bırakın kitaplarını okumaya yeltenmeyi; hiçbir mülakatlarını dahi baştan sona takip edebilmiş değilim. Fakat benim bunca ilgisiz olduğum bir konuyla, âlemin bu kadar alakadar olması da enteresan tabii ki. Diyelim Dünya Kupası'nda da bu duyguyu yaşamıştım.
Ama sonra arada Tolstoy filan geçiyor. O zaman sıkıntım yerini kızgınlığa terk ediyor. Tolstoy'dan zira, bu denli bihaber değilim. 'Anna Karenina' hayatta en sevdiğim beş-altı kitaptan biri.
Bunca can sıkıcı klişe döndürülürken niye mesela Jackie Collins, haydi haydi Milan Kundera filan geçmiyor da; Tolstoy gibi edebi dehalara sürtünülüyor?
Dev Aynası durumları. Jinekologların da bir ışığı ve aynası vardır herhalde bacak aralarına bakmak için. Belki böyle bir alışkanlık kesp ediliyordur.
Sonuç olarak çekirdek aile mamulü, çekirdek aile hastası, çekirdek aileli bir sürü kadın/erkek köşeci yazacaktır da yazacaktır artık, bu romanın ince kıyım ruhlarında açtığı cerahat kuyuları üstüne.
Eczacı tartılarıyla tartacaklardır.
İşkilleneceklerdir. Kadınlar inleyecektir.
Çok ahlamalı/ohlamalı bir medyalama dönemensi bekliyor yani bizi kapı aralığında.
Bu filmler, bu roman(s)lar, bu tartışmalar, yazılar, uzmanlar, köşeler, köşelemeciler bende iki temel duygu uyandırıyorlar:
1) Bulantı
2) Sıkıntı.
Tesadüf bu ya, her 2 duygum da roman adı aynı zamanda. Sartre'ın 'Bulantı'sıyla, Alberto Moravia'nın 'Sıkıntı'sını (Türkçede 'Kıskançlık' adıyla yayımlandı), kitap okumak istiyorsanız alın, okuyun. Ama bakkalınızla bu kitaplar üstünden konuşmanız güç biraz.