Fırtınasızlık Öncesi Gürültü

O zaman adını koyalım. Ben buradaki yönetme biçimine Askeri Demokrasi diyorum.

Rüzgâr, sabaha kadar uludu.
'Fırtına Öncesi Sessizlik' değil de, 'Fırtınasızlık Öncesi Gürültü' gibi.
Hâlâ da deli gibi esiyor ve fakat icraat yok: Fırtına yok. Yalnızca bir dellenme hali. Ve kış güneşi.
Çok büyük bir huzursuzluk hissiyle uyandım.
Sonra şahsi bir neden bulmaya/hatırlamaya çalıştım. Bu büyük tedirginliğin bir sebebi olmalı.
Akşam haberlerinde sekiz askerin (kaçırılan çocukların) tutuklandığı haberi- olmalı diye düşündüm. Bir yerlere itsem de, içimde mayalanıyor memleket hadiseleri ve son yıllarda her daim kesif bir huzursuzluk hissinin içinde sabitlenmiş yaşıyorum/yaşatılıyorum.
Yarın kalkıp Yeni Zelanda'ya yerleşsem; daha bi on yıl boyunca memleketimdeymişim gibi, hâlâ da mahkemeleniyormuşum gibi, olan bitenlere inanamıyormuşum gibi yaşayacağımı düşündüm.
Son Zamanlar'da her hafta, ama her hafta bir başka savcıya ifade vermeye gidiyorum. Bunun 'rutini' yok. Bu çok can sıkıcı bir yaşama biçimi ve ben böyle yaşattırılıyorum özellikle de Son Zamanlar'da.
Sonuç olarak: Aydın Doğan Grubu'nun, bazı Büyyük Gazete Efeleri'nin bayıldığı terimle 'küçük bir gazetesinde' normal olduğunu sandığım, bana normal gelen şeyler yazıyorum.
Hatta değişik renk ve modelde Türkiye Cumhuriyeti Savcıları'na söylediğim üzre, bunun 'işimin gereği olduğunu' düşünüyorum. Eczacı ilaç satar, doktor reçete yazar, ben de memleketimde olana bitene dair yorumlarımı kalemliyorum. Hadi bilemedin, eleştirilerimi.
Normal Demokrasiler'de bu yazılara, bu eleştirilere yer var. Bu Topraklar'da 301 var, 288 var, 277 var. Bilumum maddeler ve bunları en ifade özgürlüğünü kısıtlayıcı şekilde yorumlamaları gerektiğine inanan/inanmak zorunda bırakılan, savcılar var.
Demek burası Normal Bir Demokrasi değil. Tekamül etmiş, tamamına erdirilmiş bir 'demokrasi' söz konusu değil.
O zaman adını koyalım: Ben buradaki yönetme biçimine Askeri Demokrasi diyorum.
Sizler ne isim koyuyorsunuz, bilmiyorum.
Ama ismin ne olduğu umurlarının köşesinde olmayan Bir Takım Kitleler gidip İstinye Park adlı lüks alışveriş merkezini tavaf edebilmek uğruna, hali hazırda o yolda istinye Park Trafiği yaratmaya muvaffak oldular.
Ve onlar ekonomik istikrar ve refahın (onları karından alakadar eden en mühim 2 konu) benim 'adını koyalım' hezeyanlarımla ya da ha bire mahkemelenmemle hiçbir ilgisi olmadığını düşünüyorlar. Dır.
Onları, ekonomik refahlarının azalabilirliği ya da istikrarlarının sarsılabilirliğiyle tehdit etmek istemem. Ama durum maalesef öyle. Kaboğlu-Oran davalarının beraatinin bozulması, Arat Dink'in 301'den suçlu bulunmuş olması ve benim mütemadiyen mahkemeleniyor olmam onların müreffeh hayatlarının sürdürebilirliğiyle, bire bir alakalı.
Aman, bunu 'acknowledge' etmemekteki ısrarlarına yapışsınlar. Zira karyolanın altına giren top, nasıl YOK oluyor ise üç yaş öncesi çocuğun evreninde, Türkler de kendilerine dokunmayan 'yılanın'/ya da onların güzel/varsıl/neşeli dünyalarını ilgilendirmeyen 'müsibetlerin' bin ya da iki bin yaşamasıyla alakadar olmazlar, olamazlar. Evrenlerinde.
Onun için de: gelsin fakirin fukaranın/rençberin/garibanın evladının üzerinden Nur Çintay'ın fevkalade buluşuyla Facebook Milliyetçiliği/Yurtseverliği. 'Şehitler Ölmez/Vatan Bölünmez'.
Sekiz çocuk, Van Askeri Mahkemesi'nde 5 yıldan 20 yıla kadar yargılanacaklar.
'Memuriyet görevinin gereklerine aykırı hareket etmek', 'emre itaatsizlikte ısrar' ve 'yurtdışına firar' suçlarını işledikleri 'iddiasıyla'.
Genelkurmay Başkanımız Büyükanıt, Ankara Temsilcileriyle (bir nevi Genelkurmay Diplomatları) yaptığı 'basın' toplantısında çok mühim olarak algılanmasını istediğini anladığım 'mesajlar' verdi. Medyadan pek çok şikâyetçiydi.
Dağlıca Baskını'nı Reuters olsun, El Cezire olsun duyurmazken, bir Türk muhabiri açıp telefonu 'Ben Tümgeneral Yılmaz' diye bilgi (ç)almaya çalışmış örneğin. Böyle haddini bilmezlikler.
Askerlerin teslim 'törenlerinin' yayımlanmasından da televizyonlarda alabildiğine şikâyetçiydi.
Şehit babalarının ağlarken çekilmiş görüntüleri de PKK'nın ekmeğine yağ sürüyormuş. Psikolojik üstünlük sağladıklarını varsayabiliyorlarmış. Yani şehit cenazelerini de, baskın haberlerini de vermese iyi olur medyamız.
Teslim görüntüleri yayımlanmasaydı, belki de çocukların başına bunlar gelmezdi. Kimbilir.
Medya yanlışta. Yanlışlarda.
"Bu kadar çok 'zayiat' olan askeri harekâtlarda, karar mercilerinde 'zafiyet' söz konusu olabilir mi?"ye hiç girilmiyor medyada. Ama o da yetmiyor. Büyükanıt Paşa, acaba 11 Eylül üstüne onbir Amerikalı yönetmenin onbirer dakikalık filmlerini izledi mi? Amerikan Kamuoyu'na kaç kişinin öldüğü DAHİ açıklanmamış orda. Afganistan'da, Irak'ta ölenler gösterilmiyormuş asla. Onları örnek gösterdi Paşa.
Bizler de Türk Ordusu'nun yılda kaç milyon/milyar dolarlık harcama yaptığı bilgisine vâkıf değiliz.
Bülent Arınç "Genelkurmay'dan irtibatı kesilen askerlerimizin Silahlı Kuvvetler ile irtibatı sağlandı" şeklinde açıklama yapılması üzerine, "Genelkurmay'ın sekiz askerle ilgili açıklaması ÇOK DİPLOMATİK," demiş. "Hani ben bir şey anladım da Manisa'daki bakkal Hasan bir şey anlamadı," diye ilave etmiş.
Cumartesi ve pazar günkü yazılarımda ifade etmeye çalıştığım TAM DA BUYDU!
İyi mi?
Bülent Arınç memleketin gidişatıyla ilgili hislerime TERCÜMAN olabiliyor.
Ve bu, ilk kez de başıma gelmiyor. İnanabiliyor musunuz?