Hakikatlerin Konforu

Hüseyin Alptekin'in Venedik Bienali'ndeki işinin ismi 'Don't complain'di. Belki, resimlerini orada burada görmüşsünüzdür.</br>Yan yana odalardan oluşan bir lokanta gibi-ydi.

Hüseyin Alptekin'in Venedik Bienali'ndeki işinin ismi 'Don't complain'di. Belki, resimlerini orada burada görmüşsünüzdür.
Yan yana odalardan oluşan bir lokanta gibi-ydi. Ben işi görmedim, fotoğrafları gördüm.
Tepede 1 de neon yazı var; anlaşılan DON'T COMPLAIN yazan.
Böyle 'hacimli' işleri yerinde görmek lazım ruhuna nüfuz edebilmek için.
Hoş, ben hiçbir 'şeye' fotoğrafından nüfuz edemem bakarak. Anlaşılan
o kanalım kapalı. Gitmediğim ya da gittiğim ülkelerin fotoğraflarına bakamamam da, o yüzden olmalı.
'Nasıl olsa hislenmeyeceğim, nüfuz edemeyeceğim- WHY BOTHER?' toptancılığı. Olsa gerek.
Ben de Bu Ülke'yle ilgili WHY BOTHER? diye bir iş yapmak istiyorum.
Ama Küratörler Mafyası izin vermiyor-lar.
Nasıl herkes köşe yazarı olmak istiyor
ise için-dışın; Bu Köşeci de kavramsal sanatçı olmak istiyor. Ve fakat Genç Nüfus+Paylaşılmış Kaynaklar. '2'nci 1 Şans Toplumu' değil burası. (Ağlıyorum.)
Daha az sayıda kişinin daha çok kaynağı paylaştığı toraklara olan özlemim, yazları artıyor. Ya da kitap bitirdiğim dönemlerde. Ya da artık, birçok şeye veda etmem gerektiği dönemlerde.
Veda etmek çok janjanlı 1 mevzu.
'Ne kadar çok yaparsam, o kadar mahirleşirim/etkilenmem' diye çıkılan 1 Veda Yolu var ise hayatta-
Ben valla çok kat ettim Veda Yolları'nı, 1 aşağı 1 yukarı: Giderek kolaylaşmıyor. Tuhaf (ve umulmadık) bir şekilde giderek zorlaşıyor bir şeylere veda etmek.
Belki artık onca zamanın olduğunu/olmadığını yani, çok da zamanın olmadığını bildiğin için, yaşlandıkça veda etmek daha çok koyuyordur.
İnsanın gençken zamanla çok daha sağlıklı bir ilişkisi oluyor. 1 kere umurunun köşesi olmuyor Zaman. Hakiki anlamda oturmuş 1 Zaman Kavramın dahi olmuyor.
Onun için: Gençler! Bol bol vedalaşın.
Bol bol terk edin. Terk edilin.
Yakınlarınızı. İşlerinizi. Semtinizi. Çevrenizi.
Habire terk edin. Terk edilin.
Hayatı 1 nebze olsun çekilir kılan bir şey bu: Özellikle Zaman'ın pençelerine daha geçmemişken hayatınız.
Hüseyin Alptekin'in o yan yana odalardan oluşan işi, Gürcü Lokantaları'ndan esinlenmeymiş.
Öylesine geçimsiz ki demek adamlar (Gürcüler) hepsinin geçirgen (birbirini gören kast ediliyor) bir salonda/mekânda yemek yemesinin imkânı dahi yok.
Ancak arada duvarlar bulunan yerlerde, bir odaya bir masa mekânlarda yemek yemeye tahammülleri var yani.
Gürcülere dair her şey (giderek daha çok) bana dokunuyor. Benim de artık ancak bir masayı barındırabilecek bir odada yemek yiyebileceğim, malum.
Birbirine açık masaları olan (bildiğimiz: normal) mekânların 'fiziki' olarak dahi ciddi müşteki ettiği-
Gökhan H. Özgün, Gürcü Evleri'nin (1 Gürcü köyünde) yanlarında kuleler olduğunu iddia etmişti bir keresinde.
Aile üyelerinden biri sabaha kadar komşuları/akrabaları saldıracak mı, diye nöbet tutuyormuş kulede. Doğal tarzları bu.
Geçimsizliğin, Güvensizliğin bu denli kabul edilmiş ve hayatın içine oturtulmuş olması çok hoş tabii ki.
Hiç olmazsa lokanta düzeninle (odalar/odalar) ev anlayışınla (kuleler/kuleler kendine benzeyen geçimsizlerle yaşamanın konforu, söz konusu.
Konforlardan, Hakikat Konforu'na saplanmış olmak; bırakın Bu Toprakların uygunsuzluğunu- Olmuyor işte. Kısa kesiyorum. En yanlış konforu dağlamışım derime.