Hasta çocuk

Kızım dün gece dörtte 'Karnım ağrıyor, galiba midem bulanıyor' diye uyandı.</br>Temiz hava midesine iyi gelirmiş, biraz balkona çıkmak istedi.</br>Balkona çıktık. Sonra odasının camını açtık.

Kızım dün gece dörtte 'Karnım ağrıyor, galiba midem bulanıyor' diye uyandı.
Temiz hava midesine iyi gelirmiş, biraz balkona çıkmak istedi.
Balkona çıktık. Sonra odasının camını açtık.
Böyle bölük pörçük uyudu.
"Kussan iyi gelebilir" diyorum.
O da: "Ben çok çok yavaş kusabilirim. Daha değil" diyor.
Ben öyle sağaltıcı anne tipinden değilim.
Hani karnına bir masaj. Sonra ne bileyim elma ve ceviz kabuklarıyla yapılan esracengiz bir çay.
Diyelim NANE LİMON fikri bu sabah 10 sularında aklıma geldi.
'Hani kocakarı reçetelerine hâkim değilsin diyelim, o zaman Batı Tıbbı'na sığın be kadın' -diyebilirsiniz.
Zira telefonda konuştuğum bir arkadaşıma kızımın midesinin kötü olduğunu ve okula gitmediğini söylediğimde, doktor/moktor tarzı laflar etti.
Ben ne bileyim en son doktor yüzü ne zaman görmüşümdür. Kızımın da, üç-dört yıl önce bir sorunu olmuştu ve Kadir İnanır'ın tıbbiye şubesi bir Prof. 'endoskopi' diye tutturmuştu.
Neyse sonra Cerrahpaşa'dan Tülay Arkan adlı şahane bir doktor, şak diye teşhisledi, altı günlük antibiyotik tedavisiyle hiçbir şeyi kalmadı kızımın.
Yani süründüren, o test senin, şu endoskopi benim 'doktorluğunu konuşturan' doktorlardan acayip tırsıyorum.
Ayrıca doktorluk çok çok minik uzmanlık alanlarına bölündü. Çoğu nerdeyse kendi alanının dışındaki bilgileri unutmuş vaziyette. Öz bölgelerindeki sondaj çalışmaları iyi de, bazen ilk akla gelebilecek en basit teşhis için, doğru 'uzmanı' saptayıncaya kadar muhtelif tıbbiye kahırları çekmeniz gerekebiliyor.
Ben yani nerdeyse bir Christian Scientist üyesi kadar 'düşkün' addedilebilirim doktorlara. (Kendini öldür Allah doktora göstermeyen, ameliyat olmayan, hastaneye yatmayan, hafif deli saçması bir tarikat.)
Neyse ben böyle Şaşkın Bir Anne Kaz olarak zamanın iyileştiriciliğine inanadurayım; kızım az önce kocaman bir sandviç yedi: Yiyen çocuk hasta değildir. Ayrıca neşesinden ve konuşkanlığından hiçbir aşamada taviz vermemişti. Ben de gücümü bundan aldım denilebilir.
Benim annelik tecrübem kızımla sınırlı. Yani ilk ve son çocuğum o olduğundan, çok çok tecrübesiz bir anne tarafından büyütülmesi söz konusu zavallı yavrumun.
Tabii derhal kendi çocukluğum, hastalıklarım, annem konusu ruhuma üşüştü.
Biz bu arada başı ağrımayan/midesi bulanmayan/düşüp düşüp bayılmayan/tansiyonu inip çıkmayan/kalbi sıkışmayan filan bir aileyiz.
Biraz ayıp oluyor ama benim hastalık olarak bildiğim iki kuş var: Biri gribal enfeksiyonlar. Onlara karşı zayıfım. Ama artık ne zaman nezle, ne zaman grip, ne zaman faranjitim yine doktor yüzü görmediğim için bilemeyeceğim.
Bir de ara sıra depresyona giriyorum sanırım. 'Bipolar kişilik bozukluğu' mudur; yoksa bu ahir zamanlarda normal karşılanabilecek bir mani ve depresyon salıncaklanması mıdır onu da bilemeyeceğim: Zira psikolog/psikiyatr yüzü de görmüş değilim hayatımda.
Halk arasında: 'Yuvarlanıp Gidiyoruz' denilen durumdayız yani.
Kötü olduğumuzda da 'İç Güveysinden Hallice'yiz. Ama annem sağken ve de kızım doğmamışken, ben hâlâ ısrarla kendimi çocuk (annemin çocuğuydum zira) zannederken; hastalanmanın tadı bir başkaydı.
Depresyonda olmanın da.
Grip olunca kendimi annemin kocaman yatağına dar atardım. Gelsin ballı ıhlamurlar, gitsin tavuk çorbaları. Videoda filmler, en kalınından romanlar... Çok güzeldi.
Annem de bayılırdı. Ben hastalanayım. Ona teslim olayım. Limanına çekileyim. Ve limanlaşırdı annem. Ben hastaysam: gripsem ya da işte depresifsem, o açık/fırtınalı/ne zaman ne olacağı belirsiz deniz numaralarını yapmaz; limanlaşırdı.
Limana çekerdi beni. Şahaneydi.
'İki Genç Kızın Romanı'nı yazarken, kitap yazarken her zaman olduğu üzere giderek artan bir şiddetle depresifleştim.
O zaman nasıl kimsesiz duydum kendimi.
Daha önceki kitaplarımda olduğu gibi; hani yazdığım her satırı okuyayım, ağlayayım zırlayayım, kötüleyeyim, biraz iyileyeyim, ordan oraya savrulayım.
Annemin evi, annemin yazlığı, annemin koynu, annemin sofrası, annemin beni oyalama programları, annem annem! Annem yoktu.
İnsan annesini düşününce, kendi anneliğini düşünmeden edemiyor.
Öğlen öğlen vardığım netice şu: Ben asla annem kadar iyi bir anne değilim. Onun kadar renkli değilim. Onun kadar maceracı ve maceralı, hayatlı, inişli çıkışlı, yaratıcı, gündelik yaşama dair yaratıcı, meraklı, aşırı tutkulu -şu bu.
Onun gibi iyi aşçı değilim. İyi hemşire, şahane oyalayıcı bir anne. Değilim. Değilim.
Ama onun kadar kötü bir anne de değilim. Daha ortalamaya yakın. Daha can sıkıcı. Ama çok daha regüler bir anneyim. Eh istediğim de buydu.
Kendi annemden çok daha sıradan bir anne olmak.
Daha ne diyeyim?