Hikâyesiz topraklar üzerinde

Biliyorsunuz bu sene yurdumuzda banka soygunları, epidemik boyutlara ulaştı.</br>Profesyonel değildi bu soyguncular. Yani işleri bu değildi: hırsızlık, soygun, gasp.

Biliyorsunuz bu sene yurdumuzda banka soygunları, epidemik boyutlara ulaştı.
Profesyonel değildi bu soyguncular. Yani işleri bu değildi: hırsızlık, soygun, gasp. Sabıkalı değillerdi. İşsizlik, onun tek yumurta ikizi güçsüzlük, parasızlık, pulsuzluk canlarına tak etmişti.
İnsan hayatının böyle TAK noktaları vardır ki, insana dair en bilmek/bilmemek (nerde durduğunuza bağlı) istediğimiz, en önemli sırlar o alanda gizlidir. TAK alanlarında. Biri, sıradan, 'normal', kendi halinde biri; ne zaman cinayet işler; ne zaman soygun yapar; ne zaman kendi olmaktan çıkar? Kendi içindeki o karanlık alana inip kendinin bile ummadığı bir şeylerle karşılaşır/
karşılaştırılır?
Dünya edebiyatının, resim sanatının, sinemasının çok asli mevzularından biridir bu. Karanlığın Yüreği. Yani.
Hani o mahallenin kahvesinde vakit öldürmekten bitap düşen iki kafadarı hatırlayın. Biri mühendis, biri marangozdu galiba. İşsizliğin, güçsüzlüğün mengenesinden sıyırtmak için, hemen ordaki semt bankasına tabancalarıyla girişlerini. Her ikisinin de oracıkta güvenlik görevlisi tarafından 'temizlenişini'. Şehrin Emniyet Müdürü'nün görevliyi alnından öpmek istemesini. "Keşke BÜTÜN adamlarım böyle olsa" demesini.
Bunları.
Sonra geçenlerde gencecik, güzelim bir oğlan, yine bir banka soygununda yakalandı. Yıldız'da harita mühendisliği okuyormuş. Üniversite harcını yatıramadığı için (kaç para biliyor musunuz bu harç?) geçen dönem uzaklaştırılmış. Yakalanıp götürülürken karanlık bir deliğe, üstünden beş kuruş çıkmadı. İlaç için beş kuruş!
Öyle yakışıklı, öyle efendi bir oğlandı ki. Kendisini sıkıştıran kameralara, "Söyleyecek bir sözüm yok" dedi. O kadar. Başka da bir şey demedi.
Sinan Çetin'in 'Banka' (The Bank) filminde olaylar Mrytle Beach'te geçiyor. Ya da Fire Island'da. Ya da Venice Beach'te. Yukarı Arizona'da. Aslında hiçbirinde geçmiyor; zira böyle geçmeyen olaylardan, böyle oldurulamamış/ama oldurulduğu sanrısı/arzusuyla tutuşulan senaryolamamalardan film yaptırmıyorlar adama Amerika'da.
Böyle bir bayatlık/tıkanıklık için kimsenin havaya savuracağı iki milyon doları yok.
O iki milyon dolara, düşünün, on binlerce
çocuğa kaç yıl günde birer litre süt içirilir. O çocuklardan biri belki de Yılmaz Güney olur. Adam gibi bir film yapar: Hikâyesi olan bir film. Bir yere -mesela Türkiye'ye?- ait bir film. Samimi bir film. Hakiki bir film.
"Sana ne lan adamın parasından? İster Ferarri'ler parasını, ister sinema yaptırtliicam diye saçar" diyebilirsiniz tabii. Yaptırıkladığı 'çay budiir' reklamlarından aldığı paraları, hangi kanallara akıttığı kendi meselesidir.
Ama işte filmin konusu filan, daralmadan duramıyorum, memleket sathındaki bu sinemalamama hadiseleri karşısında.
Bir devasa egonun imkânsız tatmini için daha rulolarca kaç film gidecek? Memlekette yapılan filmlerin pek çoğu için de bu böyle.
Yok mu yani Türklerin, Kürtlerin anlatacak bir adet hikâyesi? Postmodernliğin ayarını bu denli mi kaçırdık? Bu kadar mı hikâyesiz, hakikatsiz, içi boş: yapıştırma, kolaj, pastijj, plastik, prefabrik kaldık? Bu kadar mı, heyhat!..
Türkiye'ye ait durum olarak da, Ali Sürmeli'nin muhtemelen bir baştan öbür başa yırtış yırtış canlandıracağı The Kaymakam konuşlandırılmış. Ultra liberal Çetin'in koyu devlet/bürokrasi eleştirisi olarak, muhtemelen.
Hoş, filmi bağlayıncaya kadar on takla
attırıp daha da, daha da şahaneleştirir Sn. Çetin. Neydi o 'Komser Şekspir'?
'Babajığımm, jjjt jjjt'layarak Türkçe konuşma, oynama taklidi yapan ve de bir ilköğretim öğrencisini canlandıran Pelin Batu olsun, Kadir İnanır'ın o bağırma/çağırma/ağlama/isyan sahneleri olsun. Okan Bayülgen'in Tinerci Matrix rolü neydi Alla'sen?
Evin ortasında bir tünel açıp içine girip saklanmak istedim utançtan. Toplam 5-10 dakika seyredebildim. Sinema diye bize kakalananlar, edebiyat diye bize kakalanananlar, sanatçı diye, politikacı diye, eleştirmen diye, haberci diye -şu diye, bu diye.
Bize habire kakalanan bu beşinci sınıf işler çırpıp PR'da bir numara fiks kadrolardan fenalıklar geldi içime, dışıma ne biçim. Siyasi kadrolar da hepten yenilensin artık; bu tacir sanatçı kadrolar da. Buralar bu kadar boş değildir; Türkiye Cumhuriyeti bu kadar bitmiş/bitirilmiş değildir, değil mi?
Dalga geçmek için oturdum, umutsuz çıkıverdi yazı. Ama sabrın da bir sonu olmalı. YENİ insanlara; kötüler iteklenerek, budanarak, ayıklanarak (zira zehirli sarmaşık gibi onlar) YER AÇILMALI. YER AÇILMALI. ARTIK.