'İçinde bulunduğumuz BU özel koşullarda'

Nasıl oluyorsa oluyor; düzenli aralıklarla 'özel koşullara' yuvarlanıyor memleketimiz.

Nasıl oluyorsa oluyor; düzenli aralıklarla 'özel koşullara' yuvarlanıyor memleketimiz.
Özel koşullara tam anlamıyla boyun eğebilmemiz için, her nevi levhayı görmezden gelmişsek (ki, var böyle 1 temayülümüz) o zaman çok büyük bir Özel Koşul Bombası patlatmak gerekiyor ki, duyduk duymadık demesin hiç kimse, diyemesin.
Şimdi de Şiddet Kartı'yla karşı karşıyayız.
Hakikaten NE DENLİ özel koşulların memleketi olduğumuzu bilelim, kabullenelim.
Rasgele Şiddet'ten tiksiniyorum artık.
Yaşım ilerledikçe, derimin bir tarafı aşırı incelirken, diğer tarafı aşırı kalınlaşıyor.
Bu 'rasgelelik': iş çıkışında evine doğru seğirten insanların, koşuşuyorlardı muhtemelen, evlerine hiç dönemeyecek olması, çıldırtıcı.
Ve biz diyelim 11 Eylül Saldırıları'nda yitirilenlerden daha fazla sayıda canı, böyle rasgele şiddete kurban verebiliyoruz. Her yıl.
'İçinde Bulunduğumuz Özel Koşullar Nedeniyle': temsilin adı, bu.
Ve şov devam etmeli. Ediyor.
Hem alabildiğine kanıksamış vaziyetteyiz rasgele şiddeti, hem de olağanüstü koşulların, omuzumuzdan hiç kalkmaması gereken ağırlığını.
Hani o harikûlade güzel 'Brazil' filminde anti-kahramanımızın sosyetik anası, kendi gibi kokoş ve estetik canavarı arkadaşlarıyla bombalar patlarken yemeğini yemeye devam eder.
Etraflarına paravanlar konulur. Çevrede ve lokantanın içinde dahi bombalar patlamaktadır.
Onlar gerdirile kaldırıla Yaşsız Uzay Maymunları'na çevrilmiş suratları ve kulak arkalarına tıkıştırılmış dikiş izleriyle yemeklerini yemeye devam ederler. Yemek devam etmeli!
Hep İstanbul'da bir mekân seçmem gerekirse bu Müthiş Aldırışsızlık için, Yüksek Kokozların İş ve Aşk Yemeklerinin Yegâne Mekânı Papermoon'u seçerdim diye düşünürüm. Bomba Yoksaymaca/Paravanlama mekânı olarak.
'Sosyal' demokrat 'sıkı' muhalif CHP'liler de orda yiyorlar her nevi haltlarını. Zira gözden ırak/gönülden ırak, malumunuz.
Şimdi günlerdir temenni ettiğim müthiş birleşme gerçekleşirse 'sol' CHP ile Genç Parti arasında, ilk buluşmanın, yani göstere göstere vermenin/birleşmenin yemeği orda yenilirse diyelim, 1 mekân direktörü olarak da Hollywood standartlarında hissedebilirim kendimi. (Kasting'de hissediyorum zira.)
Onlar da öyle hissediyorlar, eminim.
Deniz Baykal herrr aynaya baktığında öylesine 'genç' ve 'yakışıklı' bir imajla karşılaşıyor ki, Olcay hanımı 'sepet gibi' yanında taşımamasının en büyük nedeni bu; bundan da kuşkum yok.
Deniz Baykal'ın kaç yaşında olduğuna dair en büyük emare, en ciddi kanıt Olcay hanım olanca solgunluğuyla.
Cem Uzan da her aynaya baktığında müthiş 1 Hollywood aktörü görüyordur. Kurt Adam rolünü filan müthiş oynar ayrıca. Bu iki aktörün sinerjisi Türkiye'ye pek çok çok şey kazandıracaktır.
Hürriyet'in sol üst köşesindeydi: 'KALLEŞ BOMBA'nın üstünde, çaprazında. Cannes'da görüştüğü Mevlüt Tezel'e 2 mühim mesaj vermiş Son James Bond Daniel Craig.
1) "Onun hayranıyım" dediği Atatürk rolünü, senaryoyu zayıf bulduğu için geri çevirmiş. (Ki, fevkâlade Kemalist 1 mesaj.)
2) "Mitingler heyecan verici ve onlara hak veriyorum. Türkiye'nin AB'ye girmesini istiyorum" demiş.
(Bu da son derece Kemalist. Yalnız Miting Kalabalıkları'nın, özellikle Vahşi Konuşmacıları'nın ne denli AB aleyhtarı olduğunu algılayamamış olmalı.
E, burdaki katılımcıların bir kısmı da öyle.)
Yoksa Daniel Craig rolünü Cem Uzan'a mı versek?
Hoş, burun delikleri iki kanat misali fazla açılıp çırpınıyor ve dişleri uzayı uzayıveriyor konuşurken. Yani Atatürk rolünü ona veremeyiz, ne denli 'halkçı' 'solcu' 'CHP'nin gönlünde' olsa da.
Sonra tabii KALLEŞ BOMBA. Askeriyemiz yerden göğe kadar haklıymış/haklıdır; mütemadiyen 'içinde bulunduğumuz özel koşulların' altını çizerken.
İnternet sitelerinden, sivil kuruluş gecelerine.
Böylesine vahşi mitingçilerle dolu, böylesine kurtuluş savaşı ruhunu konserveleyip de saklayan 'özel' koşulların 1 memleketinde; diyelim 301'in kaldırılmasını istemek de 'fantezi'dir, vicdani reddin bir hak olduğunu savunmak da, sabık Adalet Bakanımız'ın verilmiş sözüne ve yayımlanmış genelgesine rağmen hapishanelerimizde tecrit koşullarının düzelmemiş olma halini sorgulamak da.
Fantezi dünyamız başımıza, seçilmiş 1 partinin kendi adayını cumhurbaşkanı yapmak istemesiyle yıkıldı, biliyorsunuz. 367'yi filan icad etmek zorunda kaldı Yargı Baronlarımız.
Gerisi de çorap söküğü gibi geldi.
Yine de bombalanıyor olmamızdan tiksiniyorum, fantezi müziğe düşkünlüğümüz gibi.
Ama tacize uğrayan çocuklar için de böyledir: Hemen 'fantezi' bir dünyaya sığınıverirler. Ve kabullenirler başlarına gelecek her türlü şeyi.
Elin artırılmasını kabullenirler.
Başka türlüsünü bilmezler çünkü. İçinde büyüdükleri özel koşullar nedeniyle. Hem büyüyemezler, hem de isyan etmeyi.
Önüne konanı yememeyi.
Eğip boyunlarını, ne gelirse kabullenirler.