O da böyle yerlere yatarak filan, "Yaa, biliyoruz tabii ki..." /> O da böyle yerlere yatarak filan, "Yaa, biliyoruz tabii ki..." /> İtaat sorunları(m) - PERİHAN MAĞDEN - Radikal

İtaat sorunları(m)

Geçen gün gittiğim o son ve mühim sosyal okazyonda karşılaştığım (yazmıştım hani: Buket'in kitap kokteyli) Gülen'e: "Benim bi itaat sorunum var, fazlasıyla itaatkârım," dedim.</br>O da böyle yerlere yatarak filan, "Yaa, biliyoruz tabii ki...

Geçen gün gittiğim o son ve mühim sosyal okazyonda karşılaştığım (yazmıştım hani: Buket'in kitap kokteyli) Gülen'e: "Benim bi itaat sorunum var, fazlasıyla itaatkârım," dedim.
O da böyle yerlere yatarak filan, "Yaa, biliyoruz tabii ki ne kadar itaatkâr olduğunu," dedi.
Durduk yerde bahsetmiyordum 'itaat sorunumdan'; zira nasıl insanlar doktor görünce esrarengiz hastalıklarını anlatmaya doyamazlarsa, (yoktur bende bu sorun: ne vücudumu dinlerim, ne anlatır/ederim; hoş zaten ayıptır söylemesi başım bile ağrımaz hayatta) ben de Hakan Kırkoğlu'nu görünce burcumun sorunlarından (Başak) ve kızımın burcunun sorunsallarından (Kova) bahsetmeye doyamıyorum!
Başak burcunu en iyi özetleyen 3 (üç) durum var. (Şahsi indimde yani.)
1) İlk tanışma anımızda uçakta Ayşe Kulin'e (nerden icap ettiyse/valla billa 'burç' hastası da değilim) "Burcunuz ne?" dediğimde (şeker alır mısınız?dan sonra) "Maalesef, Başak!" deyiverdi.
Sizi temin ederim: yalnız ve yalnızca bir Başak İnsanı burcunun başına 'maalesef'i yapıştırıp da söyler. Bizler zira yalnızca herkesin herrrr şeyini eleştirmekle kalmayız. Kendimize ait herrr şey için de öyle: sürekli bir beğenmeme/elleştirme/fikfiklenme ve didikleme hali.
2) Ahmet Necdet Sezer! Ben bi zamandır burcumu soranlara "Ahmet Necdet Sezer'in burcundanım," diyorum. Ona bakınca Allahım nasıl 1 Başak hülasası; nasıl tipik, nasıl Başak burcu insanı- bu kadar olur! Davetlere icabet edememelerinde, asosyalliğinde, göz kaçırmalarında, istemeye istemeye elini uzatmalarında, temas bozukluklarında, market alışverişlerinde kendini ennn 'yerinde' hissetmesinde filan- Nasıl kendimi buluyorum. (Sık sık kaybettiğimden de tabii.)
3) Esasında ikinci madde: Zıtların Algılanabilir Benzerliği (ZAB) hadisesi. Zira ben hem 1 Ahmet Necdet barındırıyorum içimde tüm o nerdeyse 'saldırganlık' sınırlarını ihlâl eden mahçubiyetimle filan, hem de (ziyadesiyle) tersini barındırıyorum.
Diyelim: benim cidden doğdum doğalı 'itaat' ile sorunum var. Ve cidden haddinden/gereğinden/olabilirliğinden fazla itaatkârım ve bütün mesele de bundan kaynaklanıyor.
İtaat etmem gerektiğinde/istendiğinde (ki, 'normal' insanlardan istenilen 'itaat oranlarının' kat kat altında itaat talebi gerektiren ortamlarda bulundum/bulunuyorum) verilen 'emirleri' (adlı adınca koyalım: 1 Başak hastalığı) öylesine ince, ince, ince dinleyip öylesine küçük, küçük, mikroskobik parçalara ayırıyorum ki, yüzde yüz, yüzde bin beş yüz, yüzde milyon yapabilmek için-
Yani talep edileni hakkıyla, TAM söylendiği gibi, mükemmelen yerine getirebilmek için öylesi bir algılama mühendisliği faaliyetine girişiyorum ki-
N'oluyor? Sistem çöküyor! İsyan ediyor sistem! Öylesi aşırı küçük parçalara ayrılınca en basith emir bile, öylesi ince bir analize tâbi tutulunca; hadi yap da kurtuluver değil mi?
Ver. Kaç. Kurtul!
İmkânı yok. Bunca ufak/acıtıcı ve de mantıksız olabilecek 'parçanın' toplamını bu bünyenin kaldırmasının imkânı yok! Ben hayatım boyunca başıma musallat olmuş itaat sorunumu (ortaokulu da, liseyi de o okulların disiplin rekorlarını kırarak bitirdim) 'itaat' işini fazlasıyla ciddiye almama, 'itaat' edebilmek için haddinden fazla niyetli/eğitilmiş/ve hatta 'arzulu' olmama bağlıyorum.
Bir gün Ececiğim (Ece Ayhan) Ahmet Soysal, ben oturuyorduk bir yerde. Ece, Ahmet'e dönüp "Perihan bahtsız bir çocuktu. Tülay (annem) ona ilkokulda zorla Dostoyevski'yi okuttu," dedi.
(Son görüşüm de o seferdi Ece'yi. Nasıl özlüyorum onu. Mustafa Irgat'ı, Reha Mağden'i nasıl özlüyorum! Bu esasında birbirine benzeyen ve Ece'yle yakın ahbap olan 3 şahane adam çekip nasıl da gidiverdi. Nur içindedirler eminim. Keh keh gülüp eğleniyorlardır.)
Tabii ki annem 'zorla' okutmadı Dostoyevski'yi, hiçbir şeyi bana 'zorla' yaptıramayacağı gibi. Ama ağır baskıcı bir anne tarafından son derece disiplinsiz yetiştirilmiş biri olan (ve aynı zamanda ömrümde gördüğüm: En Disiplinsiz İnsan) annem beni acayip disiplinli yetiştirdi mi? Yetiştirdi! Sıfır 'baskıcı' ve fakat ağır disiplinli.
Şimdi daha ağzımdan laf çıkarken, kızımın nasıl iplemeyeceğini/dinlemeyeceğini yüzde yüz bilerek konuşuyorum ben, mesela. Belki bu nesilden nesle şöyle gidiyordur: Disiplinsiz büyütülenler disiplin ucubesi annelere dönüşüyordur. Disiplin ucubesi annelerin (disiplin kumkuması olarak yetiştirilmiş) kızları da dünyanın en disiplin ötesi ve berisi annelerine.
Geçen gün dedim de kızıma: "Pes" dedim, "ben annemi nasıl dinler, nasıl her dediğini yapmak için yırtınırdım biliyor musun? Bi dediğimi DE bir gün dinle n'olur yaa." (Böyle baştan yenilgiyi kabullenmiş, sızlanarak.)
Geçenlerde de bir sınıf arkadaşının ismini verip, "O da senin gibi normal olmayan bi çocuk işte," dedi kızım. "Okula gelmekten çok zevk alıyor, bütün hocalardan da memnun."
Ben zira yine nasıl İngilizce edebiyattan zevk aldığımı, Türkçe hocalarımı sevdiğimi, nasıl okulda okuduğum kitapların tadının damağımda olduğunu- vs. vs.
Aşırı itaatkâr birinin bir kurumdaki (her nevi okul) doyumsuz sevinci, mutluluğu işte. Neşeyle anlatıyorum 'sevgili' okul günlerimi, hocalarımı!
Şu Askeriye'ye İtaat Sorunu Olan gazeteciler listesi yayımlandı ya. Kadir-i Mutlak Askeriyemiz de "Nasıl dışarı sızar ulan?"
diye anladığım, anında soruşturma başlattı. (Örnek 1 kurum: as usual.)
Ben o dönem yazmadığımdan belki de, ismimin olmaması listelerde-
'Burktu' demesem, yalan olur. Zira ben 'Vicdani Red bir insan hakkıdır!' yazım yüzünden bizzat Yüce Ordumuz'un suç duyurusuyla (şerrref de duyarım habire) 'Halkı askerlikten soğutmak' suçuna 'teşebbüsten' yargılanmış bir kişi olarak-
Yani benim itaat sorunum, 'baba' kurumundan 'Askeriye'ye kadar çok katmanlı bir sorun. Farkındayım.
Komutanım.