Kamburunu yitirmek

Pazar gecesi, bir yıldır yazmakta olduğum romanı (romanımı değil, romanı) bitirdim.</br>Sevinir gibi oldum herhalde.

Pazar gecesi, bir yıldır yazmakta olduğum romanı (romanımı değil, romanı) bitirdim.
Sevinir gibi oldum herhalde.
Eşime dostuma 'Bitti. Yaşasın!' minvalinde mesajlar attım.
Ama yorgundum. Ayrıca çok gerilimli, rahatsız edici bir roman yazmıştım bir yıl boyunca.
Mahvetmiş beni! O kadar bıçak sırtı bi roman. Darbeleyici.
Bu denli zor ve rahatsız edici bir şey yazarken, siz de (yazar da) rahatsız oluyor fazla fazla. Zorlanıyor.
Sonra da bitince en nihayet işte; 'Herhalde sevinme/ rahatlama simülasyonudur bu yaptığım', olmadım değil.
Sürekli başka insanları gözleyip parçalara ayırmakla geçiyorsa ömrün, özellikle roman yazarken kahramanlarını parça parça etmekteysen; sonra geri kalan zaman diliminde kendini de parçalamakta olduğunu görüyorsun elinden düşüremediğin, uyurken dahi yanındaki komodine bırakamadığın neşterinle.
Dolayısıyla sevinç simülasyonu mu yaptığıma dair, zorunlu bir dünya hareketi mi yani, şüphelenmeden edemedim kendimden işte.
Pazartesi günü 'Sevinmeliyim. Sevinçli olmalıyım. Rahatladım; artık huzurlu ve bahtiyar olmalıyım' iç kampanyalarımı sürdürdüm, sanırım.
Salı günü aslıma rücu ettim. Yayınevine bitmiş kopyaları yetiştirmeye çalışırken, birkaç sinir harbi: printer'la, laptop'u dahi arızalandırmaya muvaffak olup fazla elektrikten, kendime geldim.
Acaba 'İki Genç Kızın Romanı' bittiğinde olduğu(m) gibi post-natal (doğum sonrası) depresyona mı giricem? oldum bu defa da. Bende kuşku çok.
Bu süreç (roman yazma) herhalde kadın olduğum içindir, en çok doğum yapmak/bebeğini eline almak/bebeği tek başına bırakamamak: böyle dönemleri hatırlatıyor bana.
Zira hamileliğin son aylarında doğal bir 'high' (yükseklerde olma haleti ruhiyesi) içinde oluyorsun. Sonra içinden o mühim şey çıkıyor ve kollarına konuyor.
Buyur baş et bakalım durumla şimdi!
Başkalarının hamilelik anılarını dinlemek kadar, başkalarının roman sonrası 'izdüşümlerini' dinlemek de sıkıcıdır, eminim.
Ama yalnızca bunu yazabilecek haldeyim. Üstelik şu metafora takığım iki gündür: Kamburumu kaybettim! (Kamburum nerde?)
Bir romanla uğraşıyor olmak, kesinlikle sırtında bir kamburla yaşamaya benziyor.
Nereye gitsen, ne yapsan, aklında hep ŞU: "İşte kamburum, ben kamburum; masamın başında olmak varken burda ne arıyorum? Burda değilim; zira romanımın başında olmam gerekiyor. Gecikiyorum. Kusurluyum. Geciktim. Hadi kulemize geri dönelim."
Hiçbir şeye hak görmüyorsun kendinde. Bu kadar 'haksız' bir hayat olamaz. Keyfe dair, neşeye, zevzekliğe: hiçbir şeye hakkın yok! Hiçbir şeye.
Ama bu benim alışık olduğum bir 'hal'. Hiçbir şeye hakkımın olmaması hali.
Belki tek çocuk olarak büyüdüğüm için ve Annem hiçbir hakkımın sınırını çizmediği için, bir nevi her şey hakkım olduğu için iki kişilik hayatımızda, bu sonsuz/bu kısıtlanmamış hak hali, beni tam tersini sürekli hissetmeye de itmiştir: Hiçbir şeyin hakkım olmadığını düşünmeye.
Acıklı, tabii.
Onun için yazmanın getirdiği antisosyallik ve münzevilik bana zaten -maalesef- uyan bir şey: Hoş ya da özenilesi hiç değil. Ancak 'böyle'.
'Kambur' ile kast edilen sürekli bitmeyen bir suçluluk ve görevlerini tamamlamamışlık hali- Bu, bazen çok bunaltıcı olabiliyor ve yalnızca kendimi değil, çevremi de bunaltabiliyorum sınır ihlâl edici modellerde.
Bazen hani pelerininle kamburunu gizlediğini zannederek, hayata karışmaya teşebbüs ediyorsun. Oysa biliyorsun yalnızca gizlediğini sanmak istediğin kamburun oracıkta. Pelerininin altında!
Şimdi yazarken beni mahvetmiş bulunan o şiddetli ve zalim roman bitti.
Kamburum gitti, denilebilir yani.
Ancak bunca kamburla yaşamaya koşullamışken kendini, onu aramandan doğal bir şey olamaz herhalde.
Kamburumu yitirmenin ince üzüntüsü bugünlerdeki şeffaf pelerinim.
Yine de artık daha az dertli ve meşgul bir insan olarak (en azından bir müddet) yaşayacağımı bilmek, bugün deniz kenarında yürürken mesut etti beni.
Özlüyor muyum? Kamburumu bu defa her defasından daha çok özlüyorum.
Doğum sonrası depresyon? Hayır, o diğer kitapta olmuştu. Bu kez girmeyeceğim!
Üstelik son üç ayımda (ki, en verimli yazma aylarım oldu) hem burda köşemde yazdım hem de romanı tamamladım.
Bu da mümkünmüş.
Bunu da kanıtladım kendime. (Bu yaşta!)
Şimdi daha fazla gazetecilik yapabilirim.
Diyelim bir zamanlar çok eğlenceli bulduğum röportaj işine pike yapabilirim. Kadınlarla sırf.
'Beğendiğim Kadınlar Galerisi' gibi bir şey. Çok farklı kadınları, (benim için dahi) esrarengiz nedenlerle beğenebiliyorum. Bir sergiye dönüşebilirler hepsi bir arada. Bir koleksiyona.
Bir de Kobilite'ye gidip (Batum'un kazası) büyük büyük babalarımın geldiği yerleri kolaçan edebilirim. Orda bir ev alırım belki de.
Genetik mirasım üstüne ağaçların altında oturup sesleri bana benzeyen Gürcü kadınlarla çene çalarak (sinsice) kafa yorabilirim.
Yapmak istediğim birkaç şey var yani. Hakkım olabilecek birkaç ödev!..
Bu saatte henüz anlaşılan, hiçbir şey yapmadan durmanın erdemine varabilecek kıvamda değilim.