'Kuzuların Sessizliği'

AKP'nin iktidarı, bekleniyor-du. Yıllardır yapılan -tarafsız- tüm anketlerde, Recep Tayyip Erdoğan'ın yükselen eğrisi ortadaydı...

AKP'nin iktidarı, bekleniyordu. Yıllardır yapılan -tarafsız- tüm anketlerde, Recep Tayyip Erdoğan'ın yükselen eğrisi ortadaydı...
Meclis'e yalnız ve yalnızca iki parti girebilmişse, hakiki muhalif bir 'varlık'tan söz edebilmemiz mümkün değilse, bunun müsebbipleri siyasi tarihimizin buzlu sularına gömülmüş bulunan harikulade parti liderlerimizdir.
Geçmiş hükümetin elinde çoğunluk vardı. Yol yakınken barajı yüzde 5 gibi, yüzde 3 gibi milletin tercihlerinin daha iyi temsil bulabileceği oranlara çekebilirlerdi. Ama tüm o megaloman 'tek' adamlar/kadınlar kendilerine öylesine güvenip, saçlarını öylesine zavallı devvv aynalarında tarıyorlardı ki, diyelim barajı aşağı çekme önerisini hiçbiri kendine yakıştıramadı.
Böyle bir öneride bulunmak, nerdeyse yiğitliklerine 'dışkı' sürmek olacaktı. (Bugün ciddiyetim ve terbiyem üstümde.)
Hayırlı olsun.
Ben tüm o küflü, nasırlı, kokmuş, bozulmuş, örümcek tutmuş kadroların siyasi ufkumuzdan çekilmiş olmasından son derece memnunum.
Dileğim Baykal'vari manevralarla bir dahaki seçimlerde Bay ve Bayan Temcit Pilavı olarak karşımıza dikilmemeleridir.
CHP bu seçimlere Deniz Baykal yerine yeni, güvenilir ve karizmatik bir isim ve tüketilmemiş kadrolarla girebilseydi; tüm 'laik mutabakat' hezeyanlarına karşılık topladığı oy oranı bu denli gerilerde kalmazdı. Gençler, kadınlar, küskünler, bezginler haklı olarak CHP'yi görmezden geldiler. Ve saydığım bu gruplar epey bir toplam ediyorlar.
Neyse 'seçim mühendisliği' yazılarına gırtlağına kadar doymuş durumdasınızdır. Ben hiçbir zaman azgın laikçi, fanatik devletçi, tekamülü stop etmiş bir Cumhuriyet kızı olamadığım için AKP iktidarını, gayet olumlu karşılıyorum.
Bir kere AKP'ye giden oyların sivilleşme reaksiyonu da olduğunu düşünüyorum. Bu millet tüm tek partilik iktidarlarını, devletin ceberrutluğu karşısında dikildiği zamanlarda sundu.
Türkiye Cumhuriyeti, esrarengiz devlet mercilerinin derin baskılarından bir türlü kurtulamadı. Derinnn devlet artı Askeriye; bizimle ilgili konserimizden televizyonlarımıza, okullarımızdan konuştuğumuz
dile her şeye ama her şeye karıştı.
Türkiye bu anlamda laik bir devlet değildir. Türkiye'de 'devlet dini' diye bir din vardır ve 'devlet dini' ile devlet 'işleri' bir türlü birbirinden ayrılamamaktadır.
'Devlet dini' lafını şimdi icat ediyor ve kullanıyorum; zira sorgulanamaz, hikmeti kendinden menkul, kadirimutlak özellikleriyle bende 'din' kelimesi dışında kullanılabilecek hiçbir kelimeyi çağrıştırmıyor. 'Kemalizm dini' de diyebiliriz mesela. Ama Kemalizm sonundaki 'izm'le kullanıldığında olmuyor. 'İdeoloji' kelimesinin tanımına uymuyor zira 'Kemal-izm.'
Her neyse, mevzumuz tam bu da değil.
Mevzumuz, derinnn devletimizin sivilleşme reaksiyonuyla DA halkımızın AKP'yi mutlak bir iktidara getirmiş olmasına rağmen, derinliklerinden hangi ölçülerde vazgeçip vazgeçemeyeceğiyle ilgili.
Önümüzdeki günlerde bizleri demokrasi reflekslerimizin ne denli güçlü olup olmadığıyla ilgili mühim sınavlar bekliyor bana kalırsa.
Bu kaygılı düşünceler nedeniyle de, ben pek rahat sayılmam. Gözümün önünde elindeki aletle hastasının dizine vurup duran, habire onun reflekslerini ve esasında sabrını ölçen Derin Bir Doktor canlanıyor.
Onun için bu ilk günlerde biraz Kuzuların Sessizliği'ni hatta Kuzuların Sevinci'ni yaşıyor olabiliriz.
Dilerim benim kaygılarım tamamen boşunadır: Türkiye'de her nevi demokratik ortamın yeşermesinde, dozerlerin tarlalara dalmasına koşullanmış bir 12 Eylül Çocuğu olarak yalnızca ben o denli rahat değilimdir. Ve benim kaygılarımın orta yerinde: fanatik laikçilerin altın paranoyası
olan, takiye yapmakta bulunan şeriat yanlılarının gerçek yüzlerini göstermeleri değil de, derin işbirlikçilerimizin bize dindarlarla uzlaşma ve demokratik hakların genişletilmesi ortamını çok görmeleri, yatıyor.
Recep Tayyip Erdoğan aldığı her yasaklamadan daha da güçlenerek, taraftarlarının sayısını artırarak çıktı. Bu derin mihraklarımız için bir ders teşkil etti mi? Hayır! Onların elindeki kanun maddelerinin, konuşma kasetlerinin, en kısıtlayıcı yorumlamalarının ardı arkası kesilmedi. Kıran
kırana bir mücadele verdiler.
Şimdi Türkiye hakiki kimliğiyle (evet: imam hatip mezunu Kasımpaşalı, gecekondulu, eşinin başı bağlı, yabancı dil bilmeyen, harbi delikanlı) Avrupa'da kabul görüyor. Zira Türkiye hiç bu kadar samimi temsil edilmedi.
Kıbrıs sorununun çözülmesi işten bile değil. Bu hazin kangrenden, sistemimiz daha da, daha da zehirlenmeden en nihayet diyelim kurtulabiliriz.
Ama Sina Gürel ve benzerlerinin yıllardır borazancıbaşılığını yaptığı derin mercilerimiz, onlar acaba artık istenmediklerini, hem de ne kadar zamandır, adam gibi sineye çekip canımıza okumadan esasında ait oldukları köşelerine çekilebilecekler mi?
İşte bütün mesele burada.