Louise Bourgeois

TATE'de bir Louise Bourgeois Sergisi var. Retrospektif'i diyemeyeceğim.</br>10 salon dolusu Bourgeois: Çıktığında onun esans'ına bulanmış halde oluyorsun.

TATE'de bir Louise Bourgeois Sergisi var. Retrospektif'i diyemeyeceğim.
10 salon dolusu Bourgeois: Çıktığında onun esans'ına bulanmış halde oluyorsun.
Bourgeois-altı ve üstü oluyorsun.
Bilmiyorum; belki de yirminci yüzyılın en güçlü, en şiddetli sanatçısı bu kadındır. İnanılmaz işleri.
Halen de yaşıyor New York'ta. Hâlâ da çalışıyor: 97 yaşında.
İnanılmaz bir orman cini. Hayat cini. Hayatlar cini.
Bourgeois'ı bu denli güçlü bir esans'a dönüştüren işlerinin feci şahsiliği. Tamamen içinde spirallediği acı ve kaygı ve öfkeden alıyor gücünü.
O denli 'şahsi' ki ve tabii o kadar iyi bir sanatçı; hepimize
nüfuz etmeye muvaffak oluyor. Bizi orta yerimizden delip geçmeye. Deşmeye.
Kocaman bir evde, Choisy-le-Roi'da nerdeyse bir malikâne, doğuyor Bourgeois. Ve de pembe mermerden o evi yapıyor sonra bir işinde. Bir kafesin içinde ev.
Ve bir giyotin tepesinde.
O evde 'aile işleri' de görülüyor: Eski, nadide halıları,
örtüleri, işlemeleri tamir etme fabrikası/atölyesi. Ve fakat
üstün 'şık' bir yer.
Bu yüzden dokumaların/halıların büyük önemi var çocukluk travmalarından gelen. Daha yakın zamanlarda yaptığı dokuma kafalar/örgü bebekler/kanaviçe figürler- dehşet, dehşet verici.
Annesi o tezgâhların başında pasif ve hanımefendi, ömrünü tüketiyor. Babası ise, Bourgeois'in dinmeyen kininin, öfkesinin nesnesine dönüştürüyor azimle/özenle/başarıyla kendini.
Babası sürekli "İngilizler ne yaparsa, en iyisini yapar" diyor. Sonra da 'sözünün eri bir beyefendi olarak" (Bourgeois'nın satirik tanımıyla) kızının İngiliz dadısıyla yaşamaya başlıyor. On yıl boyunca: Annesinin burnunun dibinde!
On yıl süren İngiliz dadıyla babanın aşkı, Bourgeois'yı derinden ve telafisiz yaralıyor.
"Beni sevmesini istemiştim" diyor İngiliz dadısı için. "O gitti, babamı sevdi. İki taraflı yaralandım."
Babası her daim müstehzi. Yukardan. Sürekli alaycı bir tonla konuşuyor kızıyla. "Nasıl cevap vereceğimi, onunla nasıl baş edeceğimi bilemezdim" diyor Bourgeois.
27 yaşında New York'a yerleşiyor. Büyük bir bagajla: sonsuza dek yakasından düşmeyecek baba nefreti, vatan nefreti, pasif annenin verdiği depresifliğin tiksintisi, büyüdüğü yüksek burjuva evinin öfkesi, nefreti, tiksintisi. Tiksintisi, öfkesi, nefreti.
İşleri mükemmel kotarılmış işler.
Çiğ bir nefretin dışa vurumuyla karşımıza dikilmiyor.
Nerdeyse kadın sanatçıların en mükemmeli.
Ve pek tabii ki, takdir edilmiyor. Dahası görmezden geliniyor. Seksek oynar gibi sanat tarihi, habire Bourgeois'nın üstünden atlıyor.
1993'te Amerika'yı Venedik Bienali'nde temsil etme 'şerefi' ona bahşedilinceye dek!
"Tabii ki gitmeyeceğim Venedik'e" diyor. "Burda bitirmem gereken işlerim var."
Ancak 1980 yılında kocaman, ayrı bir stüdyosu oluyor: Brooklyn'de terk edilmiş bir çamaşır fabrikası.
Orda 'hücreler' yapmaya başlıyor Bourgeois. Hücreler o denli önemli ve çarpıcı ki ve de kadın sanatçı yaşlı artık; sanat tarihi Bourgeois'nın hakkını Bourgeois'ya teslim ediyor. Büyük bir sanatçıyla karşı karşıyayız! Kimbilir belki başka kimselerin olamayacağı kadar çağdaş ve
arkaik. Zira Yunan trajedisi kadar 'klasik' yaptığı işler.
Elektra kadar arkaik.
On salonu bitirip dışarı çıktığınızda Bourgeois-altı ve üstü; DAHA DA! DAHA DA! diyorsunuz. Nasıl biri peki bu kadın?
Sanatçıların pek çoğu majör bir düş kırıklığından ibarettir. Bir sürü mızmız fare! Vikviklenirler yalnızca.
Sinir sinir.
BBC'nin Venedik Bienali zamanlarında yaptığı harikulade bir belgesel, hemen çıkış kapısının orda mütemadiyen gösteriliyor.
Aşırı mavi gözlü, ufak tefek bir kadın. Belirgin bir Fransız aksanıyla, bazı hatırlamadığı kelimeleri atarak ('prawn' yerine 'sprawn' diyerek mesela karides için) konuşuyor.
Açık ve net. Ziyadesiyle.
Onunla mülakatı yapan genç adam dahil, herkesle kavga ediyor. Arada yerlere fırlatıp işlerini kırıyor atölyesinde. "Evet öfkeliyim," diyor, "neden olmayayım ki?"
"Bu denli öfkeli olduğum için benim bir 'pushover' (çantada keklik?) olduğumu düşüneceksin. Tamam ben bir 'pushover'ım. Öyleyim. Tamam."
Üç oğlu ve sanat tarihçisi kocasıyla oldukça düzenli bir
anne/ev kadını yaşantısı da sürdürmüş esasında. Karabatak gibi girdiği depresyonlarda, işini yapmayı tamamen bıraktığı dönemler de var ama.
"Bu atölyeye başka sanatçılar giremez," diyor mavi kristal çocuk gözleri ışıyarak. "Gelirler; bütün bu öfkeyi, enerjiyi çalarlar. Başka neye yararlar ki. 'Fan' istemiyorum. Kimseyi istemiyorum. Ben bir uzun mesafe koşucusuyum ve yalnız bir koşucuyum. Bundan memnunum da."
İlk oğlunu evlat edinmiş Bourgeois. 'Baba' vatanı Fransa'dan bir oğlan. İlk doğumunu ise hayatının en mühim hadisesi olarak tanımlıyor. Üç oğlan ve bir kocayla sürdürdüğü hayatın, erkeklerin ne denli kırılabilir olduğunu ona öğrettiğini de.
Yazıyor. Söylüyor.
Her işiyle ilgili yazıyor ve konuşuyor. Konuşabiliyor. Cehennem Kepçesi gibi bir kadın. Cinler Kraliçesi gibi.
İsa Mesih'e (müzikaldeki haline) benzeyen genç bir asistanı var. Hem işlerine, hem kendine zarar verebiliyormuş zaman zaman. İsa Mesih'i andıran asistan, bir nevi sakinleştirici işlevi de görüyor. Mırıl mırıl anlatıyor.
Bu dünya bazılarımızı öfkeden çığrından çıkarabiliyor.
Haklı öfke, mükemmel bir sanatçının elinde, eserlerin en iyisine dönüşebiliyor.
Louise Bourgeois'nın işlerinde öyle.
Gözlerinde de.