'O' Kadın

Nadiren de olsa, eve 'fayideli' eserler de yolladıkları oluyor.</br>Mesela: Deniz Goran'ın (baş)eseri 'Türk Diplomatın Kızı' bunlardan diyebilirim.

Nadiren de olsa, eve 'fayideli' eserler de yolladıkları oluyor.
Mesela: Deniz Goran'ın (baş)eseri 'Türk Diplomatın Kızı' bunlardan diyebilirim.
Ayrıca evden çıkmamaya and içmiş gibiyim: Böyle bir 'trash'i (hayırlı tıraşşşlar) birkaç saat içinde devirmek için, ideal zamanlar.
El âlem 30-35 yıl önce Erica Jong'ları filan çıkarmış: Bizlerin de 'itirafçı kadın edebiyatından' kısmetimize takma ismiyle Deniz Goran düştü.
Gerçi burda 'edebiyatı' kelimesinin fuzuli mi gereksiz olduğu topraklardayız. Size şöyle ifade edeyim: Duygu Asena'nın kitapları bile, bu hanım kızımızın dışabudumlarına kıyasla, Virginia Woolf kalır.
Öyle fena bi şi. ('Kitap' kelimesini korumaya alabiliriz.) Emekli bi başkonsolosumuzun Londra'da ikâmet eden evladıymış. Önce özbiyografik olduğunu söyledi, sonra inkâr etti hatırlarsınız. Çokçok saf ve temiz olduğu için ve 1 Dişi Salman Rüşdi topaçlamaya karar veren İngiliz yayınevi azıcık baskıladığı için, girmiş o toplara. Oysa ve fakat ancak, 'kurgusal'mış eseri. Başka bir diplomatın (Avustralyalı/Güney Amerikalı?) kızının öyküsünden esinlemişmiş falan filan.
Kitap buram buram 1 Denyo Turkish Kızının İzbedüşümleri kokuyor ve bu denli Türklüğünü hissettiren (h)itap da az bulunur buram yapış. Onun için bu diplomat evladımız ailesiyle ilişkilerini ve başka ilişkilerini penaltı kurtarışıyla kurtarabilmek için, ne kadar özyaşam höykünsel olmadığını sallasa da-
60 yaşlarındaki, dünyanın ennn cazip, sofistike, bilgecan, cömert, snob erkeği olan errrkek arkadaşı da (Hayatının Aşkı) terk ediyor yazarımızı izbedüşümlerinden bir bölüm sample'layınca. 'Orospu!' filan diyor ki, bu kelime kitapta gırla gidiyor.
Ve yazarımızın bütün derdi de, ne kadar 'fahişe' olmadığını ve ne kadar Düşünen Dişi/Farklı Kişi olduğunu kanıtlamak üstüne. (Bu kadar klişelere batmış bir hatun için- patetik bir çaba.)
Bir zengin sevgilisinden (İtalyan(!) Yönetmen bana o da kesin Türkoğlutürk geldi) pırlantalar kakılı bir yüzük kabul ediyor diyelim ilk yatmalarından önce. Bir diğerinin almaya çalıştığı kakmalı Rolex'i ise elinin tersiyle itiyor Dubai'de! Bir diğerinden Bvlgari'yi kabul ediyor. Chopard'ı elinin tersiyle itiyor! (Ya da tam tersi miydi?)
Yani habire zengin, yaşlı adamlarla tepişen bu hanım kızımızın hangi pahalı hediyeyi kabul edip hangisini reddedeceği belli değil. Ama kursağına takılan her Red Hikâyesi'nden sonra, birden Ahlakçı Hanımapla kesilip nasıl da parayla özgürrk ruhunun alınamayacağına dair birkaç paragraf, hatta birkaç sayfa attırıveriyor.
Hızını alamıyor; zira, çok seçkin, entelektüel, farklı ve yaratıcı olduğuna dair sarsılmaz bir kanaati var. (Bazı çok mühim Radikal yazarları misali.) Yaşamsalk feylezofisini attırıyor bir de ara ara. Ki, külliyen fuzuli bu 'insert'ler yazarımızın ne kadar feci Türkiyeli olduğunu bizlere dere tepe ispatlıyor.
Yine size şu kadarını söyleyeyim: Vakti zamanında Ayşe Arman kaleme alsaydı anılamalarını, bu hanıma kıyasla 1 Doris Lessing filan okumuş kadar olurduk. O kadar fena bir şey: diliyle, yazma beceriksizliğiyle, detaysızlığıyla, gözlemkörlüğüyle ve Türkçe'ye kitabın berbath çevirisiyle. Ama İngilizce orijinalinin de hiçbir dil duygusu olmayan kütük bir kalem tarafından yazıklandığını sürekli hissediyorsunuz. Sürekli!
'Gerzelog Markagöz Bir Türk Kızının Kendini Faş Etme Niyeti' dahi değil! Olamıyor. Zira yeterince samimi, sansasyonel, ete kemiğe dair bile değil. Savruk, kavruk, düşük bi şey. Üstelik (heyhat!) yeterince düşük dahi değil.
Kızımızın Sezen Aksu Şarkıları'nın kendisi için ne kadar mühim olduğunu saçıkladığı 2-3 yer var. Ki, bu hafta da Sezen Aksu şarkılarına dayalı, Tardu Flordun isimli olağanüstü yetenekli (ve yeteneğini döküp saçmakta hiçbir beis görmeyen) aktörümüzü dahi rezil-i rüsva etme becerisine haiz, bir film girdi vizyona: 'O Kadın' isminde.
Evvelsi gece bir parça gösterdiler klipklipklipomaz filmden haberlerde: Şakır diye gözlerim yaşardı Sezen Aksu'nun sesiyle. O kadar azıcık dinlediğinde bile. O ultrayapmacık görüntülerle dahi!
Anında ağlamaklı oluyorsun. Sevinmekli oluyorsun. Delirmekli oluyorsun. Sinir uçlarımız Sezen Aksu Şarkıları'na bağlı işte.
Esin Küçüktepepınar'ın Günaydın'da yazdığı üzre Sezen bizim Beatles'ımız. Ama hem Beatles'ımız, hem Billie Holiday'imiz. Nasıl oluyorsa oluyor, yirmi dört kısım tekmili birden bilinçaltımızın/üstümüzün, dışavurumumuzun/içe hazinelememizin bütün sözleri, müzikleri Aynı Kadın'ın elinden çıkmış oluyor.
Ve fakat biz onu taltif edebiliyor muyuz? Edemiyoruz. "Sağol, varol; sen olmasaydın kim söyleyecekti bizim en bilindik/en bilinmedik hislerimizi?" diyebiliyor muyuz? Onu bile diyemiyoruz.
Bizim dramlı durumlarımızın sonu gelmeyecek mi Alla'sen? En baba şarkıcımıza da hakkıyla hakkını veremiyoruz, özyaşamöyküsel olup saçılmaya ennn niyeti bozmuşlarımızda da bir samimiyet kırıntısı olsun yakalayamıyoruz.
Bu açıdan da Kimya Bozucu Sezen Aksu'nun şarkıları. Bir ufacık kadın tüm bir milletin psişik yükünü omuzlamış, adeta. Hepimiz adına samimiyetin/sahiciliğin/temaslılığın kitabını/sözlerini/müziklerini habire yeniden yazmakta.
Yani Sezen Aksu Hayranları, biraz olsun onun ruhuna yaklaşıp samimi olamayacaklarsa, bu işleri (en azından) kotardım sanmamalı. Ve fakat bu da fazla şey istemek onlardan, değil mi?
Samimiyet? Sahicilik? Talep etmek.
Anlaşılan, daha epey zaman, bir başına Sezen Aksu sırtlanacak hakikatliliğin sonbaharını, kışını, baharını, yazını.
Bizler, doğru dürüst bir teşekkür etmeyi dahi beceremezken.