Seçim pazarı

Bu tuhaf seçim pazarında yazmak insana tuhaf geliyor.</br>Hem böyle seçime kilitlenmiş vaziyetteyiz. Yani seçmek, seçilmek </br>çok güzel filan tabii ki.

Bu tuhaf seçim pazarında yazmak insana tuhaf geliyor.
Hem böyle seçime kilitlenmiş vaziyetteyiz. Yani seçmek, seçilmek
çok güzel filan tabii ki.
Hem de seçimle ilgili hepimizin içinde bir ikircik, bir üçürcük, bir dördürcük. (Bende de böyle kelimeleri çiğneme hali.)
Gidip oyunuzu kullanmanızdan önce ya da sonra, evde oturup okuyacaksınız. Hiçbir yazımda gerilmediğim kadar geriliyorum nedense. Böyle bir Sınav Sancısı hali.
Bir kere) Asla ve kat'a artık yani insaf, seçimden, siyasetten, siyasetsizlikten, demokrasiden, demokrasisizlikten filan bahsetmek olmaz.
Böyle bir Dananın Kuyruğu Kopacak günü.
Ne acıklı bir dana! kuyruk! kuyruğu!
(Ne tıkız tıkız bi köşeci. Ne yani?)
Şimdi aklıma bayram değil, seyran değil; seçim günü günü matematik derslerinde -üstelik lisede- yaptığım bir numara geldi.
Şimdi de köşeden aynı numarayla tüymek geliyor içimden. Ondan herhalde. (Kendi analizini kendi mangalında kendin yap. Yorma Mangalcı Amca'yı/Teyze'yi.)
Ben matematik dersinde, yoklamanın akabinde şöyle bir numara geliştirmiştim. Elimde kalemtıraş ve kalemimle, çöp tenekesine doğru yürüyorum. Sınıfın bir köşesine. Ama o köşe, kapıya yakın bir köşe. Kalemimi açar gibi yaparken dikilip orda, jjjt diye açıp kapıyı koşarak dışarı kaçıyorum.
Bir kere öyle ilkokul çocukları gibi derste, kalemin ayakta dikilip çöp tenekesine tam isabet açılması filan gerekmiyor. Başlı başına dikkat çekici ve saçma bir davranış.
Sonra hoca arkasını döndüğünde, ben fırlayıp o an görünmeden kaçsam
bile, ders esnasında yerimde olmadığımı tespit ediyordur. Kör parmağım gözüne bir numara yani.
Ama hocamız öylesine tatlı bir kadındı ki, artık ben ayağa kalkıp çöp tenekesine yollanınca, gidip kapıyı tutmaya başladı.
Ben bu sefer yerimden fırlayıp direkt kapıya koşuyorum ve karnımı tutarak hani 'çok kötü durumdayım hocam, bir izahat bile veremeyecek kadar karnım ağrıyor' numarasıyla dışarı koşuyorum.
Böyle bir rezilçocukyinedersteduramıyor halleri.
Neydi Alla'sen, o Derya Tuna'nın korulanma ordusu etrafında, üstünde inadına transparan ama dimdik yaka bluzu, hastaneden Grand Çıkış'ı?
Sonra Büyük Tatlıses, gecenin çok çok ileri bir saatinde ziyaret etmiş vurdurtmadığı/çocuğunun anası/başının tacını.
Asena'yı tokatladı bir balık lokantasında aynı günlerde. Nasıl 'Yalan Rüzgârı' tarzı diziler Amerika'da, yıllarca/on yıllarca bitmiyorsa; bizim bu sahici süper arabesk soap operamız da daha yıllarca ve yıllarca
-evet ama reytingi düşerek- süreceğe benzer.
Türk halkıyla ilgili bir sürü şifre, tüm bu upuzun 'yaşayan' soap operalarda gizli.
Sonra bakıyorsunuz Mazhar Alanson'un karısı da, Hülya Avşar ya da Derya Tuna'nın ağzında asla yadırgamayacağınız laflar edi-ediveriyor.
Mühim olan 'eşlik' halinin devamı:
Yani bu aile orkestralamalarında birilerine eşlik etsinler de, koşullar ne olursa olsun, çalınan müzik ne olursa olsun -Çıkan sesler, cızırtılar neyse ne.
Bu Çekirdek Ailelerin Esracengiz Ruh Halleri'ni anlamadan gidicem yani. Öyleye benziyor.
Öyle hoplayıp zıpladım, öylesine alakasız şeylerden kötü bir yamalama çalışması yaptım ki, 23 yıl önceki Güneş'ten bir fıkramla bitiriyorum. Mecburen.
Hem de Minnie Mouse fıkrası.
Minnie Mouse çarşıya iniyormuş. Slav kasabasının çocukları: "Minnie Apla! Minnie Apla!" diye etrafını sarmışlar.
"Bana da bi düdük alır mısın?"
"Bana da."
"Bana da."
Ama çocuklardan biri düdüğün parasını da uzatmış.
Minnie Mouse gel zaman git zaman, çarşıdan dönmüş. Çocuklar etrafını sarmışlar. "Hani düdük, hani düdük?" diye.
Minnie Mouse: "Tencerenin doğurduğuna inanıyorsunuz da, öldüğüne niye inanmıyorsunuz bakalım bıdıklar?" demiş. "Hem beni fazla oyalamayın, ben şimdi göle maya çalmaya gidiyorum."
(Sabiha Hanım Müzesi'nden alıntılanmıştır.)