Şehir içindeki tezahürlerim

Geçenlerde Buket Uzuner'in kitabının kokteylindeyim. Ortalama 10-15 senede bir davet aldığımdan koşa koşa gittim...

Geçenlerde Nişantaşı'nda bi dükkâna girdim, ayna bakmaya. Dükkân Sahibi Hanımefendi bilgi vermeye yanıma geldi: "Bana bir metreye bir küsur bi ayna lazım. Şunun şu rengi olur mu?" muhabbetleri.
(Halk arasında: Ayna Sohbetleri).
"Bir duvarıma ACİLEN ayna almam şart da. Feng shui bakıntısında evimin, gerekti" tarzı bi şeyler de geveledim. (Daha düzgününü; konuşurken kelime kaydırması yapmıyorum valla billa.)
"A, sizden hiç ummazdım" dedi dükkân maliki hanım. "Öyle feng shui filan."
Yani beni tanımıştı! Ve de sanırsam benim feng shui'ye göre kapının üstüne ayna gerekti tripleriyle Nişantaşı'nda turlayan birinden ziyade, Okmeydanı'nda bir karate salonunda bütün gün karateleyen, mercimek çorbası içerek türkü söyleyen filan biri olduğuma/olmam gerektiğine dair bir intibaya sahipti.
Hakkımdaki bu tarz intibaların beni nasıl örselediğini anlatmaya kelimeler yetmez ey çilek okur!
Geçenlerde de Buket Uzuner'in 'İstanbullular' kitabının kokteylindeyim, mesela. Ortalama 10-15 senede bir kere bir yere davet edildiğim için Buket'in çağırdığını duyar duymaz koşa koşa gittim.
Nasıl 'mozaik' bir davetliler durumu anlatamam. 'Çinlisi var, Lazı var, Keşkekçisi var, Hintlisi var'dan ziyade, muhtelif renk ve ebatlarda bir sürü meşhur. E, bende de (bilmem daha önce itiraf etmiş miydim?) Meşhur İnsan Hastalığı var: Meşhur görünce dayanamıyorum, koşa koşa yanına gidip yaltaklanıyorum. Beş top çeviriyorum, kulaklarımı oynatıyorum filan.
Lale Belkıs'ı görünce dayanamadık Barbaros'la koşturduk yanına. "Biz size şöyle hayranız. Böyle bileklerimizi keseriz. Kan akmaz, Lalebelkıs akar. Böyle mültefit ve seveceniz" halleri ki, hakikaten Türk sinemasının bu kült kadınına tapınmaya 1 ömür yetmez, bikaç tane de Naim Dilmener'den alırım. (O çok hayran ömürlüdür: kedi gibi.)
Lale hanım dönüp bana "Ben sizi, çok daha, nasıl söylemesem, iri yarı zannediyordum. Bir de-"
Der ağbi. Herkes bana: sizi şöyle iri yarı, böyle kapı, böyle haşırt huşurt! Maalesef bu kodumu oturtan yazar (yazar kendinden bahsetmeye doyamamaktadır) çaktı mı bi de yer çakan boy bir seksen, kilo doksan dokuz, gözler çakmak çakmak bir Aygır Teyze'den ziyade.
Üzgünüm ey okur! Beklentilerinizi karşılayamamaktan ötürü şaşkınım. Her neyse, Lale hanıma da maalesef öyle insan irisi olamadığım için (boynumu filan büküp) nasıl -ay uzatamayacağım. Kaçtık lale hanımın yanından, zira salon meşhur kaynıyor ve ben 'Her meşhurdan bal alırsın/Sen kendini ne sanırsın?'ı şiar edinmiş çizgimi bozmaya niyetli filan değilim kokteyl kokteyl.
Aa! 'Kim Bu Soluk Kesici Sarışın?'
dememe kalmadı! Evet yanlış duymadınız:
Uğur Dündar orada! Yolda bi Naim Dilmener'le Ahu Özyurt'a (üstelik Bonus Sayım Çınar'la) uğrama gafletine düştüm çatır çutur. Tut kendini değil mi, amaca kilitlen!
Zira Uğur Dündar beyler koşa koşa başka kokteyllere, başka davetlere gitmişler ben onu yakalayamadan. (Belki de fark etmişlerdir niyetimi. 'Psychic' olaraktan.) Allahtan köşem var da duygularımı burdan dillendirebilirim. "Uğur bey 10 yıl, 15 yıl, 20, 25 yıldır size hayran olmaktan bitap düştük billa milletçek- biiir. Bi uğrayıp bizim gecekonduyu da gerçekleştirir misiniz- ikiii. Sonsuza dek hayranınız: Köşeci."
Uğur Dündar hezimetinden sonra değerli hocam Hilmi Yavuz ve astroloji âlemlerindeki evrensel medarı iftiharımız Hakan Kırkoğlu'na tebelleş olmakla yetindim. Burkulmuştum.
Düşünün (şarkıcı) Ege bile ordaydı! Ona musallat olmadım mesela. Ama (şarkıcı) Yaşar orda olsaydı, bu keskin bıçak duruma rezistans gösterebilir miydim, emin değilim.
Hiç emin değilim.
Zira aşırı beğendiğim şarkıcılarda rezistans gücüm tamamen düşüyor, beremi filan düşürmek pahasına 'Hayranınızım! hayranınızım!' diye koşuşturuyorum peşlerinden filan.
Diyelim bunları yapmadım diyelim; yine kabıma sığamıyorum, taşıyorum bir modelde ey sabırlı okur! Örnek: yaz sonu yaz sonu Hakan Gülseven'le Hisar kahvede oturmuş işşş konuşuyoruz. İkimiz de köşesiziz, köşesini kendi bıraksa dahi bu tiplerde bi enerji fazlası oluyor; akacak 1 mecra olarak Çarşı'da 1 tekel+altılı ganyan bayii olabilir mi? Böyle de ticari zihniyetlerin insanlarıyız, bizi yanlış tanımayın! Fizibilite hesapları yapıp menemen yiyoruz. Karbonatlı çay içiyoruz.
Tam önümüzden Soner Arıca geçmez mi? ('Geçmez mi' Ekolu Koro) Ben oturduğum yerde delirdim tabii, "Bak Soner Arıca! Baksana Hakan, çabuk! Soner Arıca!" diye diye.
Hakan da doksan derece filan döndü bakmak için bu denetlenemez Soner Arıca coşkusu karşısında. Soner Arıca tam masamızın altında zınk diye durdu. Gözlerini gözlerime dikerek (burası çok mühim) "Sivri kaleminize hayranım" dedi. 'Geri dön geri dön' şarkısını söylemeye başladı Sezen'in. (Burası yalan.)
Yani beni tanıyormuş! Dünyalar benim oldu. Kuşkularım boşmuş!
Hakan da beni yiyip bitirmece: Onu rezil etmişim, yok yerinde döndürmüşüm. Sanki Firavun efendiyi labirentinde koşturduk! (Halk arasında: Beni Tanımadı Seni Tanıdı Huysuzluğu)
Şimdi galiba ben de azıcık tanınıyorum ve eski güzel günlerdeki gibi meşhurlara gidip kayıtsız şartsız hayranlığımı ifadelendiremiyorum ya sabır okur! Bu da bi handikaptır, hazindir, kolay değildir: 1 Zevk Eksiltmecedir. Dünyalardan.
Zira onların da benimle ilgili bir fikirleri oluyorlar ve ben Katıksız Fan olunamıyorum. Bitmiş hadise! (Halk arasında: Tak Sepeti Koluna.)
Ki, az da olsa meşhur olmanın beni nasıl tarumar ettiğine dair anılarımı birkaç zaman önce piyasalara sürülmüş olan 'Sarışın Küçük Kızın Anıları' adlı eserimde buram buram okuyabilirsiniz değercan okur!
Meşhursuz kalın yani. Ve dişlerinizle ilgili yukardan aşağıya, yukardan aşağıya, en az ÜÇ dakika. Halk arasındaki yanlış yöntem sağdan sola, biliyorsunuz.