Sır İnsanları

Onlar BU dünyada var olmayı biliyor. Biz bir türlü bilemiyoruz onları. Sırlı onlar. Sır İnsanları.

Başlık şöyle de olabilir: 'Göçebe Yazarınız Bildiriyor: Uhrevi Ruhlar'.
Efendi Ruhlar? Çekingen Ruhlar?
İnce Ruhlar?/Terbiyeli/Kibarlıkötesi Ruhlar?
Bu dünyaya ait olamayacak kadar zarif, aşkın, ötelerde/berilerde/ama başka bir yerlerde bi ruhlar.
Sayfam, basket arkalara alındığı için belirsiz bu günlerde. Köşemin boyutları da.
İncecik ve upuzun da olabiliyor, eski/en eski köşecilik günlerimdeki formatında da: Yaygın ve enine.
Hiç umurumda değil. 'Umrumun köşesi değil' diyebilirim ki, hoş laftır. Beğenilir yani.
Böyle ordan oraya uçuşurken köşemin mevkii, ben de hakikaten kafamda/ruhumda günlerdir uçuşan 'O' mevzuya işte dokunayım/okşayayım filan -uçucu mevzu zira- istedim. İstiyorum.
Bazı insanlar var: Onlar, bu dünyadalar ama bu dünyaya ait değiller. Herkesin tırnaklarını sapladığı BU dünyaya onların, böylesine ait olmamaları/olamamaları yani, zaferlerin, inceliklerin en güzelidir. 'Zafer' kelimesini hemen ayara aldım, 'incelik' kelimesini çıkardım yanına.
Zira 'zafer' diyelim çok dünyevi. Onları kirletir mi, küçültür mü, azaltır mı?
Onlarla ilgili mesele, bu: O kadar ince, o kadar kibar, efendiler ki; konuşurken/yazarken/ederken/eylerken, kocaman ellerinizin kalın kalın parmaklarına takılır gibi gözünüz; içiniz, sesinizin/ söylediklerinizin/ ruhunuzun kabalığını kaydediyor habire. Kaydetmekten ziyade, batıyor batıyor.
"Allah'ım ben ne kabayım! Ne oldurulamamış, ne dünyevi, ne haldır huldur! Allah'ım ne söyleyeceğim, ne söyleyeceğim ki ona: O, o kadar kibar/ince/bir tane; ne söylesem eksik/köşeli/odundan -ona layık değil işte."
Bu insanlarla her türlü ilişkimde -bir telefon konuşması da olabilir bu, öyle oluyor zaten ekseriyetle- parmaklarımın kalınlığını dehşet içinde seyretmem gibi, ruhumun yontulmamışlığı böğrüme batıyor.
Bu kayıt, bu tespit, bu hakikat daha da elimi ayağıma dolaştırıyor. Yani ruhumda işte.
Daha da kabalaştığımı hissediyorum onların karşısında. Sözlerimin bir türlü incelemediğini, istediğim kıvama ulaşamadığını; onlar kadar ince ve kibar ve uhrevi olmamın imkânı olmadığını, bu imkânsızlığın beni giderek daha da yaraladığını. Fenası: kalınlaştırdığını, kabalaştırdığını, uzaklaştırdığını.
Yetemediğimi, uzanamadığımı, ulaşamadığımı...
Onlar, çarpıyorlar beni. İçimdeki hödüğü katlıyorlar. Aşırı kibarlıklarıyla mahvediyorlar beni. Mahçup ediyorlar. Kendimden. Öylesine efendi ve inceler ki.
Kasıt yok.
Kasıt yok. Size kasıtları yok.
Onlar öyle. Yani gözünüze, burnunuza sokmak istedikleri sahte bir kibarlık/budalalık uzantısı bir tiyatro değil onlarınki.
Zaten çok azlar. Çok çok azlar. Ve çok çok güzeller.
Mesele bu: Bizim dünyamız için fazla güzeller.
Benim için fazla güzeller.
İçim, yalnızca kendi kabalığıma sızlamıyor onlar sahillerime değince. İçim kabarıyor, kabarıyor; onlara doğru kollarını uzatıyor. Onları alıp kaçırmak istiyor içim. Onları korumak, kollamak, pışpışlamak -onları teselli ve teskin etmek.
Onlara kötü söz ve gözlerin değmesini engellemek.
Onları BENİM GİBİLERDEN, dünyevilerden, kabalardan, sıradanlardan korumak.
Böyle inanılmaz bir koruma/kurtarma hissini içinizde ateşleyip de öyle gidiyorlar.
Hep gidiyorlar. Hep gidiciler. Gitmek üzereler.
Çok kalmazlar, kalamazlar. Söyleyeceklerini söyleyip kaçarlar.
Biz kabalar gibi oyalanamazlar.
Çok işleri var. İÇ işleri var. İç kanaviçeleri.
İnce ince ince ince işledikleri iç kanaviçeleri, hiç bitmez ki. Hiç bitmez ki.
Türkan Şoray bende işte, her seferinde, bu hisleri uyandırır.
Sami Baydar da öyle.
Bülent Ecevit de.
Buyrun bakalım.
Son günlerde elimde değil, sık sık ruhumun sularından geçip gidiyor Bülent Ecevit.
Küçücük yelkenlisiyle, geçip gidiyor.
Işığı yanıyor mu yelkenlisinin? Biliyorum, ipekten de olsa yelkenleri, hiç de öyle nice denizleri hem de kaç kez aşmamış bir yelkenliden söz etmiyoruz. Benim Titanic'im buzların en dibine gömülebilir, onun yelkenlisi ise muhakkak ki yol almayı biliyor suların en azgınında/en belalısında.
Türkan Şoray için de öyle. Sami için de.
Benim korumama ihtiyaçları yok hiçbirinin.
Hatta onlar korumalarına alabilirler beni. Ama onlarla ilgili o yakıcı bilgi işte: Burda dururlarken aramızda, nasıl da zorlanıyorlar; kibarlıkları, incelikleri, sahicilikleri ağlamamı getiriyor.
Onları kollarıma alıp kaçırmak istemem -bir ayı gibi- sevgimin dışarı taşma resmi.
Kaba bir bu dünyalının taşkın hissiyatı.
Buralı ayı yani, onları BU dünyadan koruyabilir mi?
Onlar BU dünyada var olmayı biliyorlar netice itibarıyla.
Bilemeyenler bizleriz. Biz bir türlü bilemiyoruz onları.
Buldum çünkü: Sırlı onlar.
Sır İnsanları.