Sonradan olmadı

Pazar günü köşesinde "Ben Sonradan Görmeyim" diye, yine ifşaatçılığın belini büken 1 yazı topaçlamıştı E.Özkök.

Pazar günü köşesinde "Ben Sonradan Görmeyim" diye, yine ifşaatçılığın belini büken 1 yazı topaçlamıştı E.Özkök.
Aynı gün "Pazar yazısı şart mı?" yazısı yazmıştı ki İsmet Berkan, yazısında hem Türk Tipi İnsanoğullarının haftada 6 yazı yazıyor olmasının 'insanüstü'lüğünden söz ediyordu, hem de 'normalde' siyaset yazan köşecilerimizin pazarları 'denemeci' kesilmesinden.
Bir de örnek veriyordu: Diyelim E.Özkök pazar yazılarını kitaplaştırıyormuş. "Normalde bir editör bunları basılmaya/kitaplaştırılmaya değer yazılar telakki etmez" vari şeyler yazmaktaydı ki, yerden göğe kadar haklı.
'Genel Yayın Yönetmeni Zulmü' diyebileceğimiz 1 ısrarla, Mehmet Y. Yılmaz'ın 'tanımötesi' aşksama yazılarından, Özkök'ün 'free topaçlamalarına' pazar yazılarına çok önem veriyor keratalar. Verdikleri önemi, isimlerinin zoruyla/hatrıyla/gazıyla kitapsallaştırtarak da C.V.'lerinde 'Dokuz kitabı; sekiz senfonisi var' filan yazdırtmış oluyorlar.
Yalnız Özkök, özellikle son siyasi 'çalkantılar' üstüne ve hatırı sayılır zaman dilimlerinden beri, hepten 'denge ötesi/berisi' yazar oldu yazılarını. İyice pazar yazarlaştı! Geçenlerde kalemlediği 'Suada'da düş kırıklığı' yazısı içine spirallendiği bu halet-i ruhiyenin en bariz örneklerinden değilse de, uç vermiş hallerinden biriydi.
AK Parti'yi (izlediyseniz bilirsiniz) 'rövanşist' takılmamaya davet etti durdu. Durdu etti.
'Şövalyelik yap!' diye tutturdu. Öyle beğenirmiş edermiş Gül'ü. Ama cumhurbaşkanlığı olmazmış, olmamalıymış. Bu takık münazaracılığındaki 'mantık silsilesi' Muhalif Kadın Yazar Nuray Mert'in anlaşılma ötesi argümanları kadar tutarlıydı. Yani her ikisi de o kadar yazıladılar, çiselediler; bir türlü ne dedikleri anlaşılmadı.
Benim temel olarak anladığım: kendi aldıkları pozisyonun (doğruluğunun) anlaşılmasını istiyorlardı. Gerekçelendirme yapamıyor; ya da yaptıkları gerekçelendirmeleri Karşı (İnatçı) Taraf'a anlatamıyor olabilirlerdi. Ama kaale alınmaları şarttı! Şarttı!
Bir zamanlar soyadına 1 'şe' harfi eklenerek, mizahi olarak pek tabii ki, Ertuğrul Özköşşk diye çağrılacak kadar özdeşşleşme katsayısı yüksek Bir Mühim Türk Büyüğünün, şimdi 'istemediği', 'tasvip etmediği', 'münasip bulmadığı' bir kişinin Çankaya'da oturacak/oturuyor olması kabul edilir gibi (kendisi ve kedisi açısından) pek tabiidir ki, değildi!
"Önceki akşam Suada'da Bilmemkim ve Bilmemkim'in verdiği yemekteydim" cümlesiyle başlayan patetik yazısının devam cümleleri olağanüstüydü:
"İstanbul'un kalburüstü insanları oradaydı.
İçlerinde AKP'ye oy vermiş epey insan da vardı.
Yeni kabine henüz açıklanmamıştı.
Geceye hâkim olan havayı iki kelimeyle özetleyebilirim: 'Düş kırıklığı.'"
Pek tabii ki bu akıllara feza giriş, uzayda mekik gelişmelerle uzuyor yazı olarak.
Kişiliğine de itiraz etmiyor Gül'ün E.Özkök, 'türban vs. sembollerle de ilgili değil.' '5 yıllık iktidar döneminde en iyi ilişkide bulunduğu bakanların başında' Gül geliyor mesela.
Her şey iyi hoş. Ve fakat Özkök kendini ALDATILMIŞ hissediyor. Anlaşılan Freud'un (yansıtma+yadsıma vari) Savunma Mekanizmalarıyla da, bunu Suada'daki Kalburüstüler'e ihale ediyor.
"Maalesef, seçim meydanlarında Başbakan'ın verdiği UZLAŞMA sözü tutulmamış. Uzlaşma yerini inatlaşmaya bırakmış!"
"Önlerinde tarihi 1 fırsat varmış; kaçırmışlar."
OYSA: 367 Balonu'nun uçurulmasından sonra AK Parti erken seçime KENDİ cumhurbaşkanını seçebilmek için DE gitti diye hatırlıyorum ben.
Yüzde 47 gibi bir oy oranına da Gül'ü memleketlerinin cumhurbaşkanı olarak görmek isteyen insanlar sayesinde kavuştu.
Seçim meydanlarına nasıl el ele, yan yana çıktıklarını, birbirlerini hiç satmadıklarını, Gül'ün cumhurbaşkanlığı hadisesinden hiç taviz vermediklerini, vaz geçmediklerini düşünür isek/hatırlar isek 1 zahmet Suada'da (üstelik sözümona AK Parti'ye oy verenler arasında yaşanan) esrarengiz düşkırıklığının da, bu manasız yazıyı kalemleyip Kalburüstülerin Sesi olmaya soyunan E.Özkök'ün de ağzında NE gevelediğini çıkartamıyor olmamızın son derece anlaşılır bulunacağını, varsayabiliriz.
Yazısını TAM Amiral Gemisinin Kaptanı'na yaraşır bir laflamayla da taçlandırıyor sonunda Özkök.
"Suada'da düş kırıklığı böyle.
Ya askerlerinki..."
Yaaa. Hürriyet'in asıl düşünmesi gereken tam da bu: Askerlerinki-askerlerinki-askerlerinki- (hatta sayıklaması!)
Sonra da (frenlerine zaruretten basıp) Orgeneral Faruk Cömert'in konuşmasının yol gösterici olabileceğini muştuluyor E.Özkök ve yazısını şu anlamkıran 3 cümlelemeyle nihayetlendiriyor:
"Hepimize derken şunları kastediyorum: Cumhurbaşkanı, Başbakan, medya, muhalefet...
Ve tabii ki askerler..."
Emin Çölaşan'ın Hürriyet'ten kovulmasının, AK Parti'ye yaranma arzusuyla yapılmış bir hamle olduğu 'intibaını' Türkiyeli köşe yazarlarının ennn basiti, en kısaltılmışı, en 'ilkeller için laik fanatikçisi' Bekir Coşkun'u gazetesinin (kendi köşelemesinden) önce Picasso'su, sonra da Kutsal İneği ilan ederek düzeltme krizlerine filan girişen E.Özkök-
Türkiye değişiyor ve bazı Büyük Beyinler doğru 'okumaları' yapamayıp yanlış ata oynamanın kriziyle, 'esasında' süper okuma yazmalar saçtıkları sanrısını yayarak, sıyırmaya çalışıyorlar. Pozisyon korumaya.
Pardon da; doğru attı/yanlış attı/bu Güç Kumarı Masası'nın bağımlısı olmak ayrı, memlekete dair okuma yapmak meselesiyle harbiden meşgul olmak ayrı.
'Kendi düşen ağlamaz' yani Suada'larda, Moda'larda.
Ya da köşesini, habire, ıslatmaz.
Islatmamalı.