Şuursuzlar şuursuzları ağırlar

Geçenlerde bir yerde rastladığım 1 Spiker Kız, beni görünce içinde yükselen Ünlü Ağırlama Dalgaları'na hâkim olamadı ve "Söylemeden edemeyeceğim," diye lafa girdi.

Geçenlerde bir yerde rastladığım 1 Spiker Kız, beni görünce içinde yükselen Ünlü Ağırlama Dalgaları'na hâkim olamadı ve "Söylemeden edemeyeceğim," diye lafa girdi.
"Siz, kızınız, anneniz, öylesine güzel bir çete hayatınız var ki. Hayranım üçünüze dair yazılarınıza!"
Ben çok çok teşekkür ettim.
Kızıma dair hemen hiçbir şey yazmamaya gayret ediyorum epey zamandır. Zira bozuluyor, istemiyor ve haklı da. Annemi ise 1999 yılının şubat ayında kaybettim. O da bozulurdu. 'Ben olmasam kimi çekiştireceksin, merak ediyorum' yollu serzenişte bulunurdu.
Ama 97'de köşeciliğe başladığımda sermayeyi 'kediye' yüklemiştim. Mutlak ev kadınlığına yani. Hayatım nerdeyse kızıma bakmak ve annemden ibaretti. Bunu da yansıtmamamın imkânı yoktu.
Ama mevzu, beni görünce 1 yerlerden bulup 1 iltifatlar çıkartmak isteyen genç hanımın ille de, illa da ağırlama gayretkeşliği üstüne.
Diyelim Banu Alkan hâlâ 98 kilo filan olduğunun bilincinde değil. Kendini 90-60-90 görmekte (hiçbir zaman sahip olmadığı, ama artık altmışar santim fark attığı ölçüler) olan ısrarı, BU toplum tarafından o kadar anlaşılması/anlatılması güç bir pratikle (s)ağırlanıyor ki.
Banu Alkan'ı havaalanında görünce koşuşuyorlar ve "Ne kadar güzelsiniz. Ekranda azıcıcık kilolu görünüyorsunuz; esasında ne kadar ince ve zarifsiniz. Ne kadar kültürlü/ klâs/dünya görmüş/ geçirmiş"-
Yani Banu Alkan'ın kendine dair teranelediği ne kadar zırvalık/ abartı/projeksiyon/'wishful thinking' varsa, hepsini tespihliyorlar AYNEN onun duymak istediği üzre.
Banu Alkan çok ekstrem 1 Şuur Yitirme Hali olduğu için örnekliyorum. Aynısını Metin Uca'ya da yapıyorlar, Semranım'a da, Deniz Baykal'a da, Ebru Akel'e de, Oray Eğin'e de.
Bu 'verilerden' yola çıkan Şuur Yoksunları da çıkıp "Halk beni çok özlemiş. Çok seviyor. Beni çok ekranlarda/mekranlarda görmek istiyor" diyor, diyebiliyorlar.
Diyelim Nazan Şoray hâlâ eski filmlerinden 'Şoför'ün unutulmadığı/ üstesinden gelinemediği sanrısıyla yaşamıyor yalnızca. Türk Halkı'nın
onu ille de özlediği/ beklediği/ hasretiyle kavrulduğu sanrısını
da on yıllardır ruhunun orta salonunda ağırlıyor.
Artistlere Has 1 Sunset Bulvarı Hadisesi'nden söz etmiyorum sırf.
Türk Halkı esasında hiç de hoşlanmadığı/beğenmediği/hatta tırstığı durumlar için son derece yanıltıcı mesajlar vermekte, daha doğrusu itaatkâr olmakla kafayı yamultmuş çocuklar gibi Kendinden İstendiğini Sandığı Şeyleri vermekte hastalık derecesinde ısrarlı, kararlı, direngen.
'Delilere+Şuursuzlara Catering Saplantısı' diye de niteleyebileceğim bu illa da ağırlama/illa da şuursuzun edepsizce yinelemekten usanmadığı taleplerini karşılar 'gibi' yapma, yalnızca içinde debelendiğimiz şuur yoksunluğunu/ hakikâtlerden kopuk olmayı/ ikiyüzlülüğü/sahtekârlığı pekiştirmekle kalmıyor; siyasi hayatımızdan gündelik hayatımıza yaşamlarımızı, Şuur Sahibi Olmaya Çalışanlar için tamamen çekilmez/ Çanakkale geçilmez kılıyor.
Kaç yıl oldu; kaç onlarca yıl! Bunca darbe, bunca askeri yönetim. Yapılan anketlerde Ordumuz yüzde 98, yüzde 99 gibi insanüstü/ olağanüstü oranlarla Yurdumuzun En Güvenilir Kurumu çıkıyor. Mütemadiyen hem de.
Sonra seçimleri, muhakkak, halkın en Askeriye'yle alakası olmadığına inandığı/en 'sivil' görüntülü en azından, partisi kazanıyor.
Peki bu partiye oy veren yüzde 40'lar diyelim, yüzde 98'le neticelenen Ordu Sevdalıları oranını çıkartmak için de "Bu ankette benden beklenen cevap budur. Onun için O cevabı vermeli, arayı bozmamalı; sonra da bildiğimi okumalıyım," hissiyatıyla mı veriyorlar cevaplarını?
Skinner'ın İtaat Deneyleri bir de BU topraklarda yapılmalı.
Çıkacak neticelerin oranları, dünya sosyal psikoloji literatürüne 'Kafayı İtaatle Bozmuş Ulus' olarak girme övüncünü bize muhakkak kazandıracaktır.
Hem başkalarını çılgınca ağırlıyoruz; onlar (güç+unvan+şöhret ya da delilik sahiplerini) bizden NE istiyorlarsa ONU vermek için kafayı gözü dağıtmakta hiçbir beis görmüyoruz. Hem de kendimizi. (S)ağırlıyoruz durmaksızın.
Yani Deniz Baykal'ın kendini Sosyal Demokrasinin Aynasında algılama biçimiyle, Banu Alkan'ın kendisini Antik Varak Zannettiği Aynasında algılama biçiminde, büyük bir paralellik var.
Miting Kalabalıkları için de öyle. MHP'ye mi gidecek oyları, CHP'ye mi, Genç Parti'ye mi; bilemiyorum. Bu partilerin 'soylediklerine' (daha doğrusu hiç söylemediklerine) bakarsak pek bir fark da yok aralarında doğrusu. Dolayısıyla oyların hangi resmin altına gideceğinin de kıymeti harbiyesi yok.
Ama diyelim o mitingler temel olarak AK Parti İktidarı'na karşı yapıldığına göre ben esas Miting Kalabalıkları'ndan yüzde kaçının oyunun AK Parti'ye gideceğini merak ediyorum doğrusu.
Zira o meydanları doldurmalarının kendilerinden talep edildiğine inandıkları için meydanı doldurmuş olanların hatırı sayılır sayıda olduğunu düşünmeden edemiyorum. (Keşke öyle olmasa ayrıca.
1 nebze tutarlılık adına.)
Ağırlama Pratiğimizin Ağırlığına ve İtaat Katsayımızın Yüksekliğine baktıkça da, Miting Kalabalıkları'ndan AK Parti'ye gidecek
oyların yüzdesini merak etmemek imkânsız benim için.
Hoş, bi Askeriye Partisi kurulabilseydi, oyların yüzde 98'ini silip süpürürdü. Ondan da kuşkum yok.
En 'doğrusunu' yapmış olurdu böylece Emir İradeyi Keser-Biçer Milletimiz.