Ulaşmak için menzile

Ben gençken kindar 1 insan değildim. Bilen bilir. Ama yaşlandıkça damarlarımdaki asil Gürcü Kanı'nın karakterimi belirlediğine dair, tuhaf bir inancım var.

Ben gençken kindar 1 insan değildim. Bilen bilir. Ama yaşlandıkça damarlarımdaki asil Gürcü Kanı'nın karakterimi belirlediğine dair, tuhaf bir inancım var.
(Bu tuhaf 'inançlarım', 'kanaatlerim', 'teorilerim', 'ahkâmlarım' nedeniyle para kazanıyor olmamın, bazılarının sinirlerini şiddetle bozduğunun farkındayım. (Gündüz Aktan'ı okuyarak pasifloralanabilirsiniz, diyelim.)
Ancak hiçbir köşecinin köşesini 1 dakka bile boş bırakıp köşebaşındaki bakkala dahi gitmediği bir 'piyasada', 2005'in nisan sonundan 2007'nin şubat başına kadar bu mekânda yoktum. Yani değerli kompozisyonlarınızla müracaat edip yokluğumu doldurmanız için ziyadesiyle zaman söz konusuydu Serzeniş Kral ve Kraliçeleri. Fırsatı niye değerlendirmediniz, bilemiyorum hakikaten. Oysa Türkçeme 'takık' nice vikviklenmede, ayrı yazılan 'de' ve 'da'ların ölümü mesela örseliyor ruhumu. Gözümü karartıyor.)
(Evet: bu haltı da yedim! Parantez içinde parantez açtım Sinirli Dil Kurultayı Üyeleri!)
Her neyse: Anne Tarafından da tekin sayılmam. Yarı Rus, yarı Balkan. O topraklarda anlaşılan Kin Katsayısı, Şirin Anadolu'da olduğundan kat be kat yüksek. Unutulması birçok şeyin; sicil tutulmaması, kin güdülmemesi, ders alınmaması filan giderek daha da üzüyor, kızdırıyor, kinlendiriyor beni.
Hani Dilara isimli küçük bir kız, rögar kapağını koymayı unutmuş bulunan MVM adlı müteahhitlik şirketinin kurbanı oldu. Kilometrelerce pislik içinde sürüklenerek boğuldu, öldü.
O güzelim kahverengi gözlerindeki ışıltı, çok az yaşamıştı, çok kısacık; söndürüldü. Çok zalim bir Şehircilik Katliamıyla öldü, öldürüldü.
Babası belli ki duygularını göstermekten çekinmeyen bir adamdı. Kızını kucaklamış da hüngür hüngür ağlayan görüntüleri, akşam haberlerinde ciğerlerimizi dağladı.
Bir güzel çocuğumuzu daha 'zayıf belediyecilik' başlığı altında tembellik, iş ahlaksızlığı, lagarlık, ihmalkârlık, sorumsuzluk gibi özelliklerimize kurban vermiştik. Söz konusu olan yoksul bir semtti. Yoksulluğun kurbanı olmuştu Dilara. Bunun da adını koymakta çekinmeyelim. Altını çizmekten.
Geçen gece (yine müptelası olduğum anlaşılan ana haberlerde) Dilara'nın annesi ve babası mahkemeden çıkarken/nerdeyse kaçarken görüntülendiler. Hayır!
şirket yöneticilerinden şikâyetçi olmamışlardı.
Böylece, MVM adlı (herhalde belediyelerimizle arası son derece iyi ki böyle ihaleleri kazanabiliyor) şirketten tutuklu bulunan 2 sanık serbest kalmıştı.
Dahası o korkunç ihmal kazası anında Dilara'nın yanıbaşında olan annesi, tanıklık yapmayacaktı. Baba ağzından baklayı çıkarttı: "Şirket yöneticileriyle helalleştik."
ANCAK maddi tazminat haklarının saklı kalmasına ilişkin dilekçeyi mahkemeye sunmayı da ihmal etmemişlerdi. Bunu belirtmeyi, ihmal etmedi.
'Hellalleştik' lafından ben (herkes gibi) para aldıkları sonucunu çıkartıyorum. Peki maddi tazminat konusundaki haklarının niye 'saklı' kalmasını talep ediyorlar? Aldıkları para yetersiz gelirse bir müddet sonra daha yüklü bir meblağ alabilmek için mi?
Yoksa belediyelerimizle 'süper' bir ilişki içinde olduğundan zerre kadar kuşku duymadığım MVM, uzun vadeli birkaç çek mi takdim etti aileye? O çekler karşılıksız çıkarsa, mahkemeye gidip 'maddi tazminat haklarında' ısrarcı mı olacaklar? Yoksa MVM'yle ölümüne neden oldukları küçük kızın ailesi arasında 1 Güven Problemi mi var? Bu memlekette yalan dolan dolandırıcılık çok yaygın olduğu için kimse kimseye güvenemiyor, maalesef.
Kanunsuz bir işbirliği içinde yapılan 'inanç sözleşmelerinin' 'gizli anlaşmaların' kapağı unutulmuş rögar kazalarına neden olduğunu görüyoruz hayatın her alanında.
Diyelim: Dilara'nın anne babası MVM'nin onlara vaat ettikleri apartman dairesini vermemesinden mi korkuyor? Postmortem 'kan parasının' ödenmemesinden? 'Kan parası' düzeyinde yaşanan toplumlarda herkes birbirini tanır/güvenir/o paranın ödeneceğine inanırlardı oysa 'eski' 'güzel' günlerde. Yoksa 'kan davasını' başlatırlardı zira. Böyle bir geleneğin teminatı, buydu. İbrahim Tatlıses'in Urfa Çarşısı'nda işlenen cinayetten sonra ödediği kan parasını hatırlıyor musunuz? 22 Temmuz'da (seçim yapılırsa) yüzde bin beş yüz milletvekili olarak sohbetlerinden faydalanacağımız O Büyük Halk Düşünürünün?
Ama sonuç olarak: 'Ölenle ölünmez.' Gidenin arkasından gidilmiyor! E, bari Dilara'nın ailesi bu ölüm sayesinde/şerefine iyi koşullarda yaşasınlar artık. Belki bir çocuk daha yapar, kız olursa ismini Dilara 2 koyar, böylece Dilara'nın ismini de yaşatmış olurlar.
Ben atasözleri ve deyimlerine bu memleketin vahim sinir olmaktayım. Hatta bu gazeteden gitmeme neden olan yazım da atasözleri üzerineydi. Atasözleri ve deyimlerle bezeliydi.
Diyelim: "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diyemiyorum ben. "Bin ölsün o yılan" diyorum.
Benim oğlum olmadığı için, oğlum olsaydı da bir punduna getirilip kısa dönem askerlik yapacağı için "Vicdani redden bana ne?" diyemiyorum.
Ayağımı yorganıma göre uzatamıyorum.
"Her koyun kendi bacağından asılır, arkadaş" diyemiyorum bilgece. Hem koyun olmadığımıza inanmak istiyorum, hem de yanımdaki koyunun bacağından asılmasını kaldırmıyor içim.
Geçenlerde Hürriyet'teki (Ayşe Arman) röportajında "Annemin bir lafı vardır: Aslanlar gibi öleceğime, köpekler gibi yaşarım. Ben de öyle düşünüyorum," demiş Yıldız Kenter.
Ben ise "Köpekler gibi yaşayacağıma, aslanlar gibi ölürüm daha iyi" diye düşünüyorum.
'Ölenle ölünür' diye düşünüyorum ayrıca. Akrep Nalan hani köpeğinin üstüne oturup da ölümüne neden olunca, gidip aynı 'modelden' bi tane daha almıştı.
Çocuğunun cenazesinde "Bu öldü, bunu da alın askere!" "Bu gitti, bunu da kaldırın dağa!" diye bağıran 'şehit' 'barış' annelerini filan da anlamıyorum. Küçük oğullarını elleriyle savaş meydanlarına iteklemelerini filan.
O yüzden de kabahati (kusurluluğumu yani) genlerime mi yükleyeceğim, anneme mi, beni 'adam' edememiş okullarıma mı- Neden bu denli uyumsuz 1 sakatlık içindeyim, bulacağım cevabını diye, müşküllerde, fenalardayım yani.