Ve Rakel ve Delal ve Sera ve Nora ve Nare ve Arat ve Maral ve, ve, ve

Yorulmaz Düşünce Özgürlüğü Savaşçısı Şanar Yurdatapan'ın düzenlediği (uluslararası filan) Düşünceye Özgürlük! konuşmalar silsilesinin konuşmacılarından biriydim cumartesi günü.

Yorulmaz Düşünce Özgürlüğü Savaşçısı Şanar Yurdatapan'ın düzenlediği (uluslararası filan) Düşünceye Özgürlük! konuşmalar silsilesinin konuşmacılarından biriydim cumartesi günü. Bilgi Üniversitesi'nde.
Benim bulunduğum grubun konusu (İnternet Ortamında Nefret Söylemi)
en sondaydı, konuşmalar sarktı; ben de nefes nefese yaptım konuşmamı çıktım salondan. Yetişeceğim bi yerlere.
Arkamdan iki genç kız ve bir genç adam seğirtti. Genç kız "Ben Hrant Dink'in yeğeni Maral" dedi. Agos'ta yazmaya başlamış, bana 2 yazısını e-postalayacak sonra. O kadar dokundu ki biri içime, salı günü bu köşede çıktı. Biliyorsunuz.
"Hrant Dink'in," der demez, bu iki kelimeyle, öldürülen/kurban edilen o güzelim/capacanlı/yürekli adamın ismiyle yani, benim iki gözüm arasında 'tuhaf' bir bağ oluştu. Anında dolu doluveriyorlar. Sesimin anında titremeye başlaması da, cabası.
"Sera nasıl, iyi mi?" dedim.
Ben de sizin gibi Sera'yı, babasının vurulduğu o uğursuz günden tanıyorum. Ekranlardan.
Ama defalarca gösterilen bi görüntü vardı. Sera arkadaşlarıyla 'olay yeri'ne geliyor. 'Yerde yatan adam'ı görüyor. Anlıyor hemen, babası! Vurulmuş! Üstünde beyaz örtü. Ayakları dışarda.
'Benim babam o, yaaa!' diye bağırıyor Sera. Polis kordonu. Bırakmıyorlar.
O 'yaaaa' da Sera'nın, hani gençlerin bi konuşma tarzları var, o bağırırken, 'benim babamın'ın sonuna eklediği 'yaaa'da kızımı buluyorum. Benim kızıma olsa? Benim kızım olsa?
Elinde değil, bunu düşünmeden;
o acıyı, evet bencilce/benmerkezci bir bağlantı ile katmerlemeden, edemiyor insan. 'Benim kızıma olsa?'
Sonra Sera, Agos'un camında belirip 'Kanınız temizlendi mi şimdi?' diye bağıracak. Babasını öldüren/öldürten 'güçlere', tırmandırılan milliyetçiliğe, ırkçılığa bir isyan. Bir kafa tutuş! İçeri çekecekler Sera'yı. Ben bu güzel ve cesur çocuğun isyanını da seveceğim. Sera'yı o denli uzaklardan, ekrandan/ekranlardan seveceğim. Aklımın bir yerine nakşedeceğim.
Maral, Sera'ya çok benziyor. Onun için de (belki) anında ağlamaklı oluyorum.
Ama bu aileyle (geride kalanlarla) ilgili suçluluğumuzda/kendimizi kötü hissetmemizde ve alabildiğine mahcup, sanırım hiçbir aşırılık söz konusu değil. Olamaz da.
Dink ailesine bir özür, bin özür borçluyuz.
Sonsuza dek özür borçluyuz. Hem neye yarar özürlerimiz? ('Al, özrünü de; sok ...' derdim ben onların yerinde. Bozardım ağzımı. Yüreğimi bozardım, biliyorum.) Hem de borçluyuz işte!
Sonra Rakel Dink'i soruyorum. 'İyi mi?'
Zira bir kez telefonla arayıp Rakel hanımı, "Ziyaretinize gelebilir miyim?" dedim. Gün bile söyledim. "Bu cumartesi?"
Sonra gidemedim. Karşısında zırıl zırıl ağlıyor olmaktan, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyor olmaktan, acısını harlıyor olmaktan, belki bir teselli anını yakalamıştır, o küçücük anın/o huzur adasının asudeliğini bozmaktan-
Korktum da, korktum.
Daha iyi zamanlarında göreyim onu, diye düşündüm. Elem'e yoğunlaşmak yerine, hayat'a yoğunlaşabileceğimiz zamanlarda.
Mümkün mü bu?
Şimdi düşünüyorum; bir meydanının, bir büyük caddesinin ismi Hrant Dink Meydanı/Caddesi olan bir şehirde/ülkede yaşamak istiyorum.
Hiçbirimizin tanımadığı/hatırlamadığı/şehircilik ayıplarıyla maruf eski belediye başkanlarından/onun ve bunun suyunun efendisi tanımadığımız/etmediğimiz küçük büyüklerin isimlerinden bana ne? Ve niye şehrimin sokakları, caddeleri bana sorulmadan, bizlere sorulmadan yani;
bu önemsiz/değersiz/kıymeti ismini kokozlayanlardan menkul adamların isimleriyle donatılıyor, donatılmakta?
Güzel şehrimin güzel olabilmesi için (zira mühim olan 'iç' güzelliği) Hrant Dink'in adının ana arterlerden birine verilmesini istiyorum. Yetenekli, genç heykeltıraşlarımızdan birinin Osmanbey'de (vurulduğu semtte) yaptığı Hrant Dink heykelinin önünden geçmek, ölüm yıldönümlerinde oraya çiçekler ve mumlarla gidip onu korumamış olmaktan duyduğumuz utancı ve ona olan sevgimizi hep birlikte söylemek istiyorum.
Dink vurulduğunda gelini Karolin hamileydi. Cenaze yürüyüşünden hatırlarsınız. Nare doğdu. Doğmuş. Hrant'ın hiç göremediği torunu. Daha Sera'nın, Delal'in çocukları olacak; dünya yüzünde dede olmaya en yakışacak o şahane adam onları da göremeyecek. Balık tutmaya çıkamayacaklar birlikte. Kucağına tırmanamayacaklar. Atalarının hikâyesini dedelerinden dinleyemeyecekler.
Hani kardeşleri Orhan ve Levent'le ana babalarının arasında kaldıkları bir sahneyi okumuştuk Hrant Dink öldüğünde. Anneleri babalarına, babaları annelerine itiyor. Onlar da; üçü birden öksüz ve yetim olmak üzere, içsel bir kararla, ikisinden de uzak bir istikâmete koşuyorlar. Kaçıyorlar.
Sonra bir balıkçı sepetinde uyurken bulunup bir Ermeni Yetimhanesi'ne teslim edilecekler. İncil'den bir öykü gibi!
Hrant Dink'in öyküsünün çizgi roman olmasını, çocuklarımızın bu kahramanımızın hakiki maceralarını okumasını istiyorum. Rakel Dink'in öyküsünün film yapılmasını istiyorum. Dağlarda saklanarak geçen çocukluğunun.
Onları asla unutmamamız için sanatın seferber olmasını istiyorum. Onların öyküsüne sanatlarını seferber ederek 'Affet bizi. Bizi affet!' diyebilen insanların ülkesinde yaşamak istiyorum.
Biz de hakiki kahramanlarımızı kahramanlaştıralım ve bir sürü teraneyle/duayla/beyin yıkamayla dayatılan figürlerin sıkıntılı ağırlığına, bunu yeğleyelim istiyorum.
Kimin kahraman olduğunu bilmeyen çocuklar yerine, hakiki kahramanlarının kim olduğunu bilen çocuklar yetiştirelim. İstiyorum. Hayallerimde.