Aynı eve mi döneceğiz?

Yaşadığımız öyle bir olağanüstü hal ki, insanda 'Artık eve dönsek' hissi uyanıyor. Ev neresi? Peki ya bu koku...

Dün akşamüstü Başbakan’ın kökünü kazımaya yemin ettiği, türlü katakulliyle yerel seçim öncesi tabii yollardan girilemeyeceği de hissedilen Twitter’da, Milli Güvenlik Kurulu’nun acilen toplandığı konuşuldu. Belli ki etrafındaki haleden kimse uyarmaya cüret edememiş; Başbakan’ın kısık sesiyle, inatla mikrofon başına geçtiği Van mitingi, birkaç saat evvelinde ortaya salınan Suriye temalı ses kayıtlarını kısa süreliğine unutturmuştu ancak.  Olağanüstü hal ilan edilebilir mi, anayasa askıya alınabilir mi diye soruyordu herkes birbirine. Seçim iptal edilebilir mi? Başbakanlık’ın açıklaması böyle bir toplantının söz konusu olmadığını söylüyorsa da işlerin bu noktaya dahi gelebileceği akıldan o kadar uzak durmuyordu. "Bu katiyen olmaz" cümlesini kim gönül rahatlığıyla kurabiliyor ki şu ara, buna kim şaşırırdı. Belki de her şey daha net olurdu; bilirdik.

17 Aralık’tan beri dünya yüzünde başka numunesi olmayan bir olağanüstü hal yaşıyor aslında Türkiye. Kahvelerde, kafelerde, okullarda, evlerde konuşulan mevzular değişti. İnsanların tape peşinde uyku saati, dili, öfkesi, küfrü değişti. Gezi zamanından beri aslında, siyasetle kurduğu ilişki değişti. Şaşırma, mide bulantısından öğürme eşiği değişti. ‘Normal’i kaydı. Nereye bakacağını, önce neye sinirleneceğini, neyle neyi bağlayacağını bilemez oldu. Ruhen yorucu bir hal bu. Zaman geçtikçe insanda “Yeter artık eve dönsek” hissi yaratıyor biraz. Sanki başka bir yerdeyiz, kanepemizi özlüyoruz.

Ailenin ‘çoğunluğu’
Sorun şu ki belki döneceğimiz bir ev yok. Ya da evden hiç çıkmadık aslında. Tüm sırları ifşa edilmiş bir çekirdek aile gibiyiz şu an. Birbirinin ardından dalavereler çeviren amca oğlunu, dayı kızını herkes biliyor.

Seçim anketleri dolanıyor ortalıkta. Belki ortaya dökülmüş bu yolsuzluk ifrazatına, bu iddiaların yargıya taşınmaması için ortaya konan üstün gayrete, bunlar konuşulmasın diye Twitter’ın, YouTube’un şalterini indirebilecek cürete. Çocuğu polis tarafından öldürülmüş bir annenin yüz binlerce kişi tarafından yuhalatılabilmesine, protesto edene gaz, hatta dün Van’da olduğu gibi gerçek mermi sıkılabilmesine… Mısır’da, Suriye’de bu kadar ikiyüzlü bir siyaset yürütülebilmesine, bunlar yok gibi davranılmasına.. Yargının, medyanın getirildiği hale.. Ve tüm bunları kaydedip ifşa edecek devasa bir teşkilatı içinden çıkarabilmesine rağmen aynı eve döneceğiz. Neticede kim hakikaten belediye başkanını seçiyor gibi davranıyor ki? Yanlış oy pusulasıyla bir tür genel seçim, referandum sanki. Ve işte belki seçimden sonra aynı eve, üstelik bu kez bütün pislik halıların altından çıkmış, parkelerin arasından fışkırmış, lavabo deliklerinden kokular gelirken döneceğiz. Ailenin ‘çoğunluğu’ cam açtırmayacak, yer sildirmeyecek, babanın gözlerinin içine bakacak belki.

Geçen hafta Taraf gazetesinden Tuğba Tekerek’in, Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’le yaptığı söyleşide vardı. “Bebeklikten çocukluğa, yetişkinliğe geçerken, anneye, bize bakan kişiye bağımlı bir varoluştan özerk bir varoluşa geçeriz. Ama bu sancılı bir süreçtir, kendi ayakları üzerinde durmak güvenli kucaktan uzaklaşmayı gerektirir. Bu özerkleşme birçok insanda sağlıklı şekilde becerilemeyebilir. O nedenle güçlü ebeveyne ihtiyaç sonraki dönemlerde farklı derecelerde sürebilir. Güçlü lidere bağlanma da bunlarla ilgili. Ama bu bireysel psikolojinin kısmi açıklayıcı değeri var” diyordu Paker. İş toplumsal düzeye geldiğinde kendi hayatı konusunda vicdanını başkasına devretmeyecek birçok insanın, kolektif düzeyde bu olgunluğu göstermeyebileceğinden söz ediyordu.

31 Mart’ta, bir ay, beş ay sonrasında ne olacağını kimse tam bilmiyor. Şu da var: Aynı eve döneceğimizi ama onun aynı ev olmayacağını herkes biliyor. Burnunu tıkayıp cam kapı örtmeye hazırlananlar dahi.