Bir şirket CEO'su olarak Tayyip Erdoğan

AK Parti'nin bir şirket gibi yapılandığına, bir şirket gibi siyaset yaptığına, Başbakan'ın bir CEO gibi hareket ettiğine dair birtakım analizler mevcut.

ünlerdir demokratikleşme paketini tartışıyor Türkiye. Muhteviyat konuşurken, hazırlandığı zamanın, hazırlanış biçiminin ve bizatihi paketleme sürecinin de önemi var elbette. Hatta muhteviyat bunlarla anlam kazanıyor.
Kamuoyunda sürdürülebilir bir heyecanın temini gayreti, çağın yaslandığı her tür tüketim güdüsü olan ‘sürpriz’ ve ‘şaşkınlık’ garantileri, herkesi memnun edeceğine dair sinyaller bana bir ürünün piyasaya sunuluş tarzını hatırlatmıştı. Yeni bir deterjan çıkıyor, ne bileyim IOS güncellemesinden konuşuyorduk sanki. Yoksa bir demokrasi paketinden herhalde son beklenen şey şaşırtmasıdır. Zaten açık yaralara pansuman değil midir gaye?
Boğaziçi Üni. Sosyoloji Bölümü’nden Nazan Üstündağ, Bianet’e, bu hissi şahane biçimde somutlaştıran bir yazı yazdı: ‘Demokrasi Paketi ve Müşteri Memnuniyeti’. Sunuş dışında, ulusaşırı bir şirketin CEO’su olarak Başbakan’ın dillendirdiği muhteviyatı da aynı ‘pazarlama’ mantığı çerçevesinde değerlendiriyor. Örneğin Ruhban Okulu yok, Mor Gabriel var. Üçüncü köprü Yavuz Sultan Selim’in adı değişmiyor, yerine Hacı Bektaş Veli Üniversitesi…
“Milleti tüketici memnuniyeti üzerinden değerlendiren ve tüketici profili çıkartmayı, seçilmiş kitlelerle ürün test etmeyi, görev verdiği pazar araştırma şirket yöneticileri ile ürüne son halini vermeyi katılımcılık sayan bir hükümet var karşımızda. (…)Köküne kadar sermayeci o yüzden eşitlik de mezhebine uymuyor. Diğer şirketlerle girdiği rekabette üstünlüğü sağlamaya devam etmek için çeşit çeşit taklalar atıyor, barajı düşürmüyor. Toplantı yasası hâlâ kısıtlamalarla dolu.(…) AKP’nin ‘ürünü’ de kapitalist pazarda dolaşıma giren birçok şey gibi emeği, kapitalist el koyma biçimlerini, üretimin aslında sömürge ilişkileri içinde gerçekleştiğini unutuyor-unutturuyor. Ürün fetişleştikçe, üretici tarih gizleniyor.”
Kamuda başörtüsü serbestliğinin kırmızı çizgileri, hakiki anlamda anadilde eğitim ve hiç dokunulmadığından Alevi talepleri sonraki paketlere ertelenerek, istikbale de yatırım yapılıyor böylelikle.

* * *

Parlamentonun işlevsizleşmesi
Üstündağ yazının başında, yine Boğaziçi Üni. Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Bülent Küçük’ün AK Parti’nin Türkiye’yi bir şirket mantığıyla yönettiği perspektifine atıfta bulunuyor.
Küçük, birçok mevzuun dışında uzun zamandır devlet ve çeşitlilik ilişkisi üzerine kafa yoruyor; çeşitli vesilelerle AK Parti üzerine çalışmış. Özetle AK Parti’nin, itiraz ettiği o bürokratik elit rejime karşı çeşitlilikle baş etme ve farklılıkları tanıma yöntemi olarak şirket biçiminde yapılanmayı seçtiği analizini yapıyor. Neoliberalizm devletin sadece piyasayı regüle etmesi değil, bizatihi şirket mantığıyla yeniden yapılanması demek. Yeni bir ulusal kimlik inşa ederken tercih edilen liberal çokkültürlülükse inkâr yerine kimi talepleri azar azar soğurmak, son derece politik meseleleri kültürel farklara indirgeyen bir siyaset izlemek üzerine kurulu.
Böylelikle Kürt meselesi için önerilen çözüm de etnikleştirilmiş sınıfsal işbölümünü görmeyen, düzgün yüzleşmeyen, Kürtlerin taleplerini minimalize ederek liberal ve bireysel haklara indirgemek oluyor. Özel okulda Kürtçe eğitim gibi.
‘Şirketleşmenin’ diğer yansıması da parlamentonun işlevsizleşmesi, Başbakan’ın CEO, bakanlar kurulunun genel kurul haline gelerek ara katılımcı mekanizmaların atıllaşması. Küçük’e göre kamuoyu araştırmaları üzerinden müşteri memnuniyetine dayanan, halkı pasifleştiren prefabrik bir zihniyet bu.
2007 sonrası netleşen bu anlayışın sadece ülkenin ‘azınlıklarına’ karşı yaklaşımını değil, global yayılma politikasıyla dış politikayı da etkilediğini söylüyor Küçük. Kolonyal fanteziler temelli neo-Osmanlıcılık da bu ulusaşırı şirket mantığına denk düşüyor.
Böyle bakınca başka türlü görünüyor.