Bu durumda 'barış hakkı' kimin için?

Çevre hakkı, barış hakkı... Önce inanamıyor insan. Anayasa Uzlaşma Komisyonu'nun uzlaştığı söylenen bu iki madde aslında ne diyor?

Ülkeleri, hukuk sistemlerini, hukuksuzluk sicillerini, velhasıl akla ilk gelecek olanları bir yana koyup okuyalım:

“Herkes barış içinde ve şiddetten korunarak yaşama hakkına sahiptir. Devlet bu hakkı güvence altına almak amacıyla silaha erişimi zorlaştıracak önlemleri alır. Devlet, toplumsal kesimler arasında veya belli bir toplumsal kesime yöneltilmiş nefreti teşvik eden ve yayan her tür söylem ve faaliyetin önlenmesi için yasal düzenlemeler yapar ve etkin ve caydırıcı önlemler alır.”

Kulağa güzel gelmiyor mu? Bunun adı ‘Barış içinde ve silahsızlanmış bir toplumda yaşama hakkı’.

Bir de ‘çevre hakkı’na bakalım: “Herkes çevre hakkına sahiptir. Bu hak, insani gelişimi mümkün kılan, sağlıklı, ekosistem açısından dengeli bir çevrede yaşama, çevrenin etkili biçimde korunmasını isteme haklarını da kapsar. Gelecek kuşaklara yönelik sorumlulukları da gözeterek çevreyi geliştirmek, çevre değerlerini korumak, çevre kirliliğini önlemek, çevre kalitesini yükseltmek ve gıdaların doğallığını sağlamak herkesin ve devletin görevidir.” İtirazı olan?

Bunlar, TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun üzerinde anlaştığı son maddelerden ikisi. İnsanın gözlerini ovuşturası, hemen yanındaki bir TC vatandaşına sarılası geliyor.

Özellikle yıllardır ‘çevre hakkı’ minvalinde taleplerle mücadele yürütenler etrafında başlayıp sonra başka etkenlerle büyüyen Gezi Parkı eylemleri düşünüldüğünde, mühim bir adım. Gerçekçi olmak gerekirse, “Evvel zaman içinde dağlar yükseldi, ırmaklar yatağını buldu, göller oluştu, Amazon bölgemiz, Chaco’muz, platomuz, yaylalarımız, ovalarımız yeşilliklerle ve çiçeklerle kaplandı” diye başlayan Bolivya Anayasası muadili Türkiye’de zaten uzak bir ihtimaldi.

‘Çevre’ ve ‘barış’ hak olarak anıldı diye seviniyor ve hatta şaşırıyoruz lakin başka soru işaretleri var. Öncelikle örneğin tam da bunu düzenleyen ‘Aarhus Sözleşmesi’ni imzalamayan, birçok ilgili uluslararası anlaşmaya çekince koyan Türkiye’nin yeni anayasasındaki ‘çevre hakkı’ bahsi ilginç. Öyle duyuruldu ama HES’ler gibi büyük ‘çevresel’ projelerin halka sorulması şu an zaten askıda. Umutlu bir bekleyiş olarak alalım.


Gezi ve barış hakkı
Çevre de barış da insan hakları ailesinin üçüncü kuşak haklarından. Aslen BDP’nin önerisi olan ‘barış hakkı’, bu tarifle uzlaşıldıysa, kaynağı olan BM Şartı’ndaki en temel unsurlarından misal ‘gelecek kuşakları savaş felaketinden korumak’, ‘komşuluk ilişkileri anlayışında barış’, ‘savaşa muhalefet hakkı’, ‘silahsızlanma hakkı’ yok görünüyor. O yüzden ne bileyim vicdani reddi, güvenlik harcamalarını, barış için yapıldığı söylenen dahili ve harici operasyonların meşruiyetini konuşma gibi bir şans kalmıyor elde. O zaman bu nasıl barış hakkı?
Cumartesi günü Yeni Şafak’ta çıkan KTÜ Üni. Doç. Dr. Adil Şahin’in ‘İnsan hakları hukuku ve çözüm süreci’ başlıklı yazısı biraz aydınlattı. Barış hakkının uzunca tanıtıldığı yazı, kendisinin tarifiyle ‘bir operasyon olduğu artık netleşen Gezi Parkı kalkışması’ üzerinden de okunabiliyor. Büyük harfler Şahin’e ait: “(...) devletin/ hükümetin, şiddeti/terörü ortadan kaldırma, bireyin yaşam hakkını temin etme ve barışı içeren bir ortamı tesis etme konusunda bir yükümlülüğü/ödevi yok mudur? (...) BM’ye göre, ‘barış kültürünün oluşturulmasında hem HÜKÜMETE/DEVLETE hem SİVİL TOPLUMA hem de MEDYAYA ciddi manada ve önemde (birlikte olarak) rol düşmektedir.”
Umarım nettir vaziyet. TMK, TCK’nin (şu an bile anayasaya aykırı) birçok hükmü dururken bu maddelerin manası var mı? Şahin’in yaklaşımı, sadece güvenlik unsuruyla ele alınmış bu hakkın nasıl yorumlanacağına dair güçlü bir veri değil mi? Peki bunda gerçekten tüm partiler uzlaştı mı?