'Cezaevini inadına fezaevine dönüştürdüm'

Cezaevindeyken ödüller aldı, adına kampanyalar yapıldı. Ama yazar, avukat Erbey, bambaşka bir 'kazançla' tahliye oldu.
'Cezaevini inadına fezaevine dönüştürdüm'

Böyle ‘torba’ davaların ardındaki siyasi saik, tek tek kişileri birbirinden farksızlaştırır. Birçok KCK tutuklusu gibi o da ne suçunu, ne şimdi tahliyesini, ne de bazılarının hâlâ içeride olduğunu anlayanlardan. Her şeye rağmen tutukluluk süresi boyunca ismini daha fazla duyduğumuz isimlerden biri oldu yine de.

İHD Genel Başkan Yardımcısı ve Diyarbakır Şube Başkanı’ydı. Muharrem Erbey, avukat, yıllardır insan hakları alanında mesleğiyle mücadele veren biri, aynı zamanda PEN üyesi yazar. Uluslararası insan hakları, hukuk ve edebiyat çevrelerinin onun kişiliğinde bilumum kampanya yürütmesi de bu yüzdendi. Cezaevinde bulunduğu süre içinde iki ödül aldı. Biri 2012’de, ilk kez 1984’te Mandela’ya verilen hukuk dünyasının Nobel’i namlı Uluslararası Ludovic Trarieux İnsan Hakları Ödülü. Diğeri de bu yıl Norveç PEN tarafından verilen Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü. İkisini de eşi ve oğulları gidip aldı adına.

Ama en kıymetlisi, aldıkları Hrant Dink Ödülü’nü kendisine ithaf eden Cumartesi Anneleri… İHD bağıyla birçoğunun davasıyla ilgilenmiş, dağlarda, tepelerde kemik aramış, tırnağıyla toplu mezar kazmış biri Erbey. Yeri gelip yıllardır polis, asker ailelerinin başvurularını nasıl değerlendirdiğini de anlatıyor uzun uzun.

Gizli formül: DAÇ
Cezaevinden çıkalı beş gün olmuş; hâlâ bitkin hissettiğini söylüyor kendisini. İlk iş İHD’ye gitmiş. Bitkinliğini hiç de ele vermeyen bir coşkuyla anlatıyor. Karşısındakine de sirayet eden, ilham verici bir coşku bu.

Hayatında bir dönüm noktası olarak tarif ediyor cezaevini. Hatta son dört buçuk yılda öğrendiklerinin, dışarıdaki 40 yılda öğrendiklerinden daha fazla olduğundan emin. Kendini de daha iyi tanımış. “Cezaevini bana ezaevine çevirmeye çalıştılar, inadına fezaevine çevirdim. Hayatta en önemli mesele kendini tanımak, kendinle barışmak çünkü…” diyor.

Kadim Doğu kaynaklarına dönerek, çok okuyarak, çok yazarak, cezaevi duvarlarını inzivaya çekildiği ‘okulun’ duvarları varsayarak kendini büyüten bir süreçten geçmiş. Hayatın nimetlerinden vazgeçmeden hayatı anlamanın imkânsızlığından söz ediyor; “Bence ilk insanlar gerçekten ihtiyaç duysaydı cep telefonunu da icat ederdi, televizyonu da blender’ı da” diyor şimdi. Çocukluk hatıralarından kazıdığı ‘bilgileri’ anlatıyor uzunca. Onlar da cezaevinde canlanıp cisimleşmiş sanki. Roma İmparatorluğu’nun Doğu'daki son kalesi Suriçi, Saraykapı’ya bakan evdeki çocukluğu, o tahta kılıçlı şövalye çocuğun bilmeden kaydettikleri… Erivan Radyosu’nda babasının sesini açtığı bir türkü çalıyor arkada. Neredeyse devlet bilmeden iyilik yaptı diyecek. Bu da aslında bir meleke; erişilen bir merhale. Şöyle şifreliyor: DAÇ. Açılımı, dezavantajı avantaja çevir. İçeride ve sanki dışarıda da şifresi bu.

Erbey, ‘öncelikli yaralarımız’ dediği hasta tutuklular, kayıp yakınları için çalışmaya, avukatlığa devam edecek. Kalbinin hızlı attığı işler bunlar. Cezaevinde yazdığı kallavi boyuttaki tarihi romanın son okumalarını yaptığında, onu okuyabileceğiz.

Bir camekânın ardından koşan insanları izler gibi izlediği siyaset gündemine de başka türlü bakmasını sağlamış cezaevi günleri. İktidarın ruhu, devletin azaltılma ihtiyacı, tabiatla bağı kopartılmış insanın moderniteyle hesabı… Biz fazlasını konuştuk, o çok daha fazlasını yazacaktır zaman içinde. Ama galiba önce cezaevinde başladığı İngilizcesini ilerletecek. Dünyanın haritada yerini zor göstereceği yerlerinden gelen destek mektuplarını okumak için İngilizce öğrenmeye başlamış. Gerçekten... Şimdi her birine cevap yazmak için daha da çalışacak. İşte bu da DAÇ

.