'Gezi'nin fethi' tuzağı

Hükümetin politikalarına sızan 'fetih' temasının bir tezahürü de muhalefeti bir 'karşı istila' olarak konumlandırmak. Tehlikeyse toplumsal hareketleri bu 'mekânsal fethe' sıkıştırması...

Gezi’yle İstanbul’un fethinin nasıl bir ilgisi olabilir? Şöyle: Dün Başbakan, fethin yıldönümü vesilesiyle Fatih Sultan Mehmet Han’ı rahmet ve minnetle andığı konuşmada İstanbul’un dünyanın en önemli iş, finans, ticaret, sanat, kültür ve inanç merkezi olarak cazibesini her geçen gün arttırdığına da değindi. Fatih Sultan Mehmet’in hatırasında, 561 yıl önce emanet alınan şehre dair bir vazife dökümü yapar gibiydi. “Hükümet olarak temellerini attığımız üçüncü köprü, üçüncü havalimanı ve Kanal İstanbul gibi prestij projelerle İstanbul’u marka şehir olarak daha yükseklere taşımanın gayreti içerisindeyiz” diyordu.

İstikamet çok. Mehteran gösterileri, fetih çerçeveli muhtelif yarışmalar, Fatih, Sultan, Mehmet isimli çocukları toplamak gibi çağımıza yaraşır yaratıcılıkta etkinlikler, çapı büyütüldükçe Osmanlı temalı bir tür karnavala dönüştürülen kutlamalar, velhasıl 29 Mayıs’a yüklenen mana ve de manasızlık, kapsamı her sene genişleyen bir yazı mevzuu. Fetih ve Fatih temalı indirimlere, hediyeliklere bakınca 600. yıldönümüne kalmadan buradan Anneler Günü, Sevgililer Günü tipi dokunaklı bir ‘paylaşım’ günü türetileceği kehanetinde de bulunulabilir.
Güne mahsus etkinliklerden birinde, 29 Mayıs Üniversitesi’ndeki ‘Allah’ın koruduğu şehir İstanbul’ içerikli açılış konuşmasıyla Erdoğan’ın üçüncü köprü, üçüncü havalimanı ve Kanal İstanbul vurgusu üzerine bir yazı da mümkün. Konuşmada 1807’de İngilizlerin dokuz gemilik filoyla İstanbul’u bombalamaya gelişleri ama rüzgâr sayesinde yaklaşamamaları ve sair örnekler sunulmuş; böyle ‘prestij projelerin’ yarattığı ve yaratacağı hasara rağmen İstanbul’un direnişi bu anlamda felsefi bir perspektife imkân tanıyor hakikaten. Sadece Kanal İstanbul’daki ‘karaları yarma’ iddiası bile, Fatih’in karadan giden gemilerine ‘dünyada olmaz’ kıstasında yaklaşma çabası olarak okunmaya müsait.

Maslak 1453 bağı
AK Parti’nin siyaset kimliğini dayadığı ‘ecdad’ duvarı, tarihsel bir devamlılık ve bir kitlede tartışılamazlık yarattığı kadar bugün üretilen politikanın ruhuna da sızıyor elbette. Dış politikada pusula haline gelişi, Milli Eğitim'den kent vizyonuna uzanan çerçevede kültürelleşmesi dışında, 29 Mayıs’ın ertesi, 31 Mayıs’ın arefesinde dikkat çekmek istediğimse hükümetin muhalefete bakışındaki ‘karşı fetih/işgal/istila’ algısı. Her daim hazır iç ve dış düşman tehdidiyle kendini iri ve diri tutan zihniyet, özellikle 1 Mayıs’lar, Gezi eylemleri üzerinden bu algıyı mekânsallaştırıyor da. Şehrin toplu ulaşımının durdurulması, çıkan her yolun kapatılması, köprülerin kaldırılması, yaklaşan herkesin biber gazına ve TOMA suyuna boğulması, hendekler kazılan, kızgın yağ dökülen 500 sene evvelinin ‘savunma’ taktiklerini çağrıştırıyor.

Fiziki anlamda yaratılan bu kıskacın bir tehlikesi de toplumsal haraketleri kaynağından koparmaya, ‘istilacılaştırmaya’ çalışan aklın, muhalefet hareketini tam da oraya sıkıştırması. 31 Mayıs öncesi hükümet algısında o nokta ‘Gezi’nin fethi’ gibi duruyor.

Yerel seçim öncesi ortaya dökülen ses kayıtlarında eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’le işadamı Cemal Kalyoncu arasında geçtiği iddia edilen konuşmayı hatırlayın. Gezi’nin ilk günlerinde elbirliğiyle yalvar yakar ikna etmeye çalıştıkları Başbakan’ın, yaşananın TEKEL işçilerinin direnişine benzeyeceği endişesinden söz ediliyordu. Baştan beri korku bu. İşte o yüzden misal Soma’yla, misal Ağaoğlu’nun Maslak 1453’ünde her gün ölen işçilerle, emekle bağını kurmayan, eşitlik ve adalet talebini durduğu yerden sorgulayarak yükseltmeyen bir hareketin bu tuzağa kapılma ihtimali ortada duruyor. O meşhur slogandaki ‘her yer direniş’i birbirimize sık sık hatırlatmakta fayda var. Simgesel önemini hiç yadsımasam da oldu diyelim, yüz binler yine Gezi Parkı’nda toplandı yarın. Anlamlı olur, güzel olur. Ama bu kâfi mi?