'Her şeyin normalleşmesi Türkiye'yi açık tımarhaneye çevirdi'

Askerlik, erkeklik, kadınlık, onun tabiriyle bir de babaseksüellik... İki seçkide günümüz öykücülerini buluşturan Murathan Mungan'la bu toprakların asli meselelerini konuştuk.
'Her şeyin normalleşmesi Türkiye'yi açık tımarhaneye çevirdi'

‘Büyümenin Türkçe Tarihi’ bu mantıkla ortaya çıkmıştı; ‘Bir Dersim Hikâyesi’ sadece bu kitap için üretilmiş Dersim Katliamı öykülerini bir araya getirdi. Murathan Mungan davetiyle şekillenmiş iki yeni öykü seçkisi Metis Yayınları tarafından basıldı yakınlarda. ‘Kadınlar Arasında’, kadınlar arası aşk mevzuunda yazmış öykücüleri buluştururken, ‘Merhaba Asker’ kimi intihar süsü verilmiş şaibeli asker ölümlerine odaklanmış. Askerlikten başlayınca erkeklik, erkeklik konuşunca kadınlık… Ve içinde bulunduğumuz bu ‘anormallik’. Yolların çoğu kesişiyor zaten bir yerlerde.

Bu iki seçkiyi aynı anda çıkararak birincil olmayan tarifleri üzerinden bir erkeklik ve kadınlık tartışması koymuşsunuz sanki önümüze.
Bu doğru bir çerçeve. Tam da bunu amaçlamıştım. Erkek egemen ve erkeklik ideolojisinin her kurumda dayatıldığı bir toplumda görmezden gelinen bir olgu bu. Toplumsal kurtuluş modellerinin erkeklik-kadınlık meseleleri halledilmeden işlemeyeceğine inananlardanım. Feminizme duyduğum yakınlık da buradan. Kadın ve özgürlük sorununu birincil görüyorum. Benim için sınıf meselesinin aşılması kadar önemli. Adını koyalım ya da koymayalım, heteroseksist patriyarkal bir toplumda yaşıyoruz. Bunları konuşturabilmenin dışında, ikinci amaç da edebiyat tarihimizde çok güçlü olmasın rağmen üvey muamelesi görmüş öyküyü ön plana çıkarabilmekti.

Çerçeveyi buradan koyarken, ‘Merhaba Asker’de örneğin militarizm yerine daha sıkıştırılmış bir başlığı, şaibeli asker ölümlerini tercih etmişsiniz. Bunun nedeni ne?

Bence toplumun pek de sahip çıkmadığı bir konu bu. Bahaneler çok, çünkü Kürtler, Ermeniler, Aleviler söz konusu olduğunda ortaya çıkan kayıtsızlıktan bu ölümler de payını alıyor. Bazı sessizlikler hem toplumsal kabul anlamına gelir hem de faillerden derin suç barındırır gözümde. Yakalandığında fail bir kere cezalandırılır fakat sessizlik zamanlara yayılır. Türkiye toplumu uzun sessizliklerinin bedelini ödediğinin henüz farkında değil. Ayrıca bu ölümler konusunda Türkiye neredeyse dünyada birinci durumda; başlı başına konu edinilmesi gerekli yani. Bu bana çok dokunuyor çünkü savaşta ölmekten daha ağır. Asker ocağı, namus borcu, vatan kucağı diye gidiyorsun ve o kristalize edilmiş düşmanlığın ortasına bırakılıyorsun. Bir kapan, bir tuzak gibi. Niye öldüğün, nasıl öldüğün belli değil. İntihar ettiysen seni oraya sürükleyen nedenler belli değil ya da üzerleri örtülmüş. Mahkemelere kadar gelenleri devlet sistemli biçimde saklıyor. Bütün bu kanlı evraktan Türkiye’nin kurtulması gerekiyor.

Şaibeli ölümlerden konuşuyoruz ama bir de soyut manada şaibeli yaralanmalar var. Söz ettiğiniz kapan bu kadar normalleşmişken, kışlalardan sağ çıkanlar nasıl yaralarla evlerine, işlerine, sokaklara dönüyor?

Ruhları ölüyor. Üç bine yakın ölüden söz etmiyoruz sadece. Tezkere verip topluma yollanmışlar arasında da çok ölü var. Asıl hikâyeler GATA gibi yerlerdeki askeri psikiyatristlerin odalarında. Tedavi gören birkaç askerle tesadüfen görüşmüştüm, anlattıklarından dehşete düştüm.

Çatışma bölgesinde askerlik yapmış olanlar mıydı?

Evet. “Vur dediler. Beş yaşındaki çocuğu da vurdum, 80 yaşındaki kadını da…” diye eli ayağı titreyerek anlatan 23 yaşında biriydi. Zaten yaralı ruhlarla gidiyorsun, daha da yaralı dönüyorsun. Kız istenirken ‘Askerliğini yapmış mı?’ diye sadece bir eşiği atlamış mı anlamak için sormazlar. Bir erkeğin toplumsal hayata uyumunun eşiğidir o. “Gitsin de görsün dünyayı” denir. Bir tür cezaya, kastrasyona gönderiliyordur aslında. Sivil hayatın içindeki askeriyeyi göremez oluyoruz. Bir öykü seçkisi tek başına bunları yapmaz ama bu tür gerçeklikleri yüksek sesle dile getirmek, hikâyelerimizi anlatmak gerekli. Türkiye’nin en büyük çıkmazlarından biri her şeyin fazla normalleşmesi. Hem geçmişten gelen arızaları geleneksel olduğu için normal zannediyoruz. Bir de buna şimdiki zamanın tuhaflıkları ekleniyor. Olumsuz anlamıyla kullandığım bu her şeyin normalleşmesi Türkiye’yi açık tımarhane haline getirmiş vaziyette. Hırsızlık normal, uğursuzluk normal, gasp normal, cinayet normal, tecavüz normal. Bir tespihin taneleri gibi dağıldık. Bunun arkasında bastırılmış dönemler var, sosyolojik okumalar gerekiyor. Ama görünür hale geldiği özellikle 80 sonrası, ne yapsan oluyor durumuna geldik.

Son dönemde bir mesele de askeri vesayetti. Bu hesaplaşmanın saiklerine, bugün durduğumuz yere nasıl bakıyorsunuz?

Militarizm ve eril inşaat o kadar iç içe ki, istesen de askeri vesayetten kurtulamazsın. Çünkü zihnini ele geçirmiş, sadece vesayetin kodlarını değiştirirsin. Yeminle söylüyorum son on senedir hiçbir şey benim için sürpriz olmadı. Kibir gibi anlaşılmasını istemem ama gideceği yeri gördüm, malzemeyi tanıyorum. Yazar olarak tanıyorum, beş yaşından beri politikanın içinde büyümüş biri olarak tanıyorum. Erkekleri çok iyi tanıyorum sonra.

Temel sorun ne? Hatta belki bu tımarhane halinin, bu çok acayip şeylerin normalleşmesinin zirvesi olan 17 Aralık sonrasına da böyle bakmak lazım. Mesela yolsuzluk iddialarına ‘İstiklal Harbi’yle cevap vermenin bir manası yok mu?

‘Soğuk Büfe’ kitabımda vardır, asıl mesele babaseksüellik. Toplum babaseksüellikten kurtulmadıkça, apoletlerden bir yıldız eksiltmişsin, bir tane eklemişsin manası yok. Toplumun eril inşasını, baba figürünü gözden geçirmiyorsun çünkü. Türkiye, bir erkek evlat toplumu. Nimetleri yüzünden kadınlara kolay gelebilir, erkek olmanın çok ciddi dertleri de var. Hayatın boyunca erkekliğini ispat etmek zorundasın; bitmeyen bir askerlik… Asker dediğim zaman sadece orduyu hedef alıyormuşum gibi oluyor, aynı zamanda polis devleti olmayı da kastediyorum. Kültür komiserleri, nasıl giyinmem, nasıl oturup kalkmam gerektiğini söyleyen hayat komiserleri de buna dahil. İktidar olgusu sorgulanmadan da askerlik sorgulanamaz.

Siz askerliği nerede yaptınız? Nasıl iz bıraktı sizde?

Erzincan’da, dört ay kısa dönem. Özel bir hatıram yok. İstirahatlerde kitap okuduğum, şiir yazdığım bir ağaç vardı sadece. Benden çalınan zamanı kendime geri ödediğim bir süreydi. Ama çok iz bıraktığını söyleyemem. Bir an önce unutmak istedim sadece.

Bu mühim bir iz değil midir?

E, tabii inanmadığın bir kurumda bir tür tutukluluk yaşıyorsun. Bir oyunun parçasısın. Askerliğin bana şu faydası oldu, dört ay içinde sekiz-on kilo mu ne verdim.

‘Kadınlar Arasında’da kadın eşcinselliğini öne çıkaran hikâyeler var. Erkek eşcinselliğiyse bugün uzunca konuştuğumuz sisteme kısadevre yaptıran nokta galiba.

Erkeklerin, erkek eşcinselliği konusunda bu kadar katıyken kadın eşcinselliğine karşı yumuşaklıklarında yine bir dışlama var. İçinde penisin olmadığı bir ilişki zaten cinsellikmiş gibi gelmediği için öfke, şiddet hissetmiyor. Hatta sonradan kendisinin de aralarına katılıp eksikliği tamamlayacağı bir tür fantezi. Erkek eşcinselliği için ‘Askerdeyken ya da hapisteyken alışmış’ derler. Alışkanlık sanılıyor. Sigara gibi. Kadın eşcinselliğineyse evlense geçer gözüyle bakılır; bir ateşli hastalık ya da büyüme çağında bir genç kız titreşimidir. Kadınlar yeterince baskılı bir toplumda elli bin sorunla yaşarken bunun görünmesini de tercih etmiyorlar. Erkek gay aktivistlerin daha öne çıkmasının ya da edebiyatta erkek eşcinselliğinin daha fazla anlatılmasının bir nedeni de sanki bu.

‘Sivil hayatımızın rengi de hâki’
Bir yanda tüm dünyaya bedel olduğuna, ülkeyi tek başına kurtarabileceğine inandırılan özneler var. Ama aynı zamanda hiyerarşisi ve absürtlüğe varan disiplin ritüelleriyle o şişirilmiş bireyselliği unufak eden bir yer kışla. Bu tuhaf çelişki nasıl görünüyor gözünüze?
Askerlik, erkeklik hipertrofisi aslında. Öte yandan o şişirilmiş erkekliğin kontrol edilmesi de gerekiyor. Bir arkadaşım söylemişti, Osmanlı İmparatorluğu’nda erkek çocukların beş yaşında sünnet edilmesi uygun kabul edilirmiş. Psikanaliz disiplin olarak geliştiğinde görülen o ki, erkek çocuklarında kastrasyon korkusunun en yüksek olduğu yaş beş. O zaman Freud yok, deneyimleriyle sezmiş olmalılar. Askerlik kurumu bana bunu hatırlatıyor. Hem eril egoyu sonuna kadar pompalayarak şişirmeyi ama onu kontrol edilebilir tutmayı istiyor. Toplumsal dinamiğimizde, başarının ancak kontrol edilebilecek kadarının teşvik edilişinde de aynı çelişki var. Bu toplumsal örüntü askerlikte daha katı ve disiplin adı altında daha sistemli. Ama bizim sivil hayatımızın rengi de hâkidir.


‘Hiçbir tetik bir gecenin işi değildir’

“Bu kitap Türkiye’ye özgü bir meseleye bakıyor. Sivil hayatta ötekileştirdiğin, küçümsediğin, düşman bildiğin kimlikleri aynı kışlaya toplayıp karşı karşıya getiriyorsun. Hiçbir tetik bir gecenin işi değildir. Hrant’ın tetiğinin arkasında da yüzyıllar var. Bu konuya ilgi duymam insanların kinini bilemek için değil, hafıza tazelemek, günümüze uzantılarını konuşmak için. Tedirgin olduğum konulardan biri de Yahudi düşmanlığı. İsrail’e karşı olmak ayrı, Yahudi düşmanlığı ayrı. Ben Türkiye’deki Museviler adına tedirginim. Ermeni’yi, Kürt’ü, Alevi’yi ötekileştirmişsin... İnsanların diline, dinine, inancına, cinsiyetine ve cinselliğine göre işaretlenmediği bir toplum için elbirliğiyle çalışmak gerekli. Bir arada yaşama kültürü için ihtiyacımız olan tek şey temel, evrensel değerler. Bu hem solun hem sağın öğrenmesi gereken bir şey. Asgari demokratik müşterekler diyeceğim, ne demode geliyor, bu yaşımda niye hâlâ bu lafları ediyorum diye düşünüyorum. Maalesef Türkiye insana kendisini eski hissettiren bir ülke.”