O trilyonlarla kaç uçak gemisi mi yapardık?

Lahmacun yüzünden kaynamış olabilir. Başbakan'ın bir hesabı sadece çözüm süreciyle ilgili değildi. Dibinde yatan, bir kâr ve suç ortaklığını çağrıştırıyor.

Gezi sonrası ekose ceketiyle belde belde gezişini anımsatan bir cumartesiydi. Başbakan’ın Karadeniz gezisinde yaptığı konuşmalar daha ziyade bacak bacak üstüne atma ve lahmacun meselesiyle hafızalara kazınmış olabilir. Fakat Ünye konuşmasında ‘hükümete yönelik operasyonu’ kendi cephesinden tarif ederken kullandığı bir argüman ayrıca kafama takıldı.

Erdoğan, bir ara “Son bir yıldır terör nedeniyle anneler-babalar ağladı mı?” diye sordu. Gerçekten bu sürede Ünye’den zorunlu askerliğini yapmak üzere çıkmış kimsenin hayatını kaybetmediğinden söz ediyordu. Sonra hızla yaptıkları bir hesaba geçti, çünkü asıl ‘katlanılamayan’ buydu ona göre. “30 yıldır Türkiye’nin terör nedeniyle kaybı en mütevazı hesapla ne kadar biliyor musunuz, trilyonu aştı” diyerek kitleyi tasavvura davet etti. Bir düşünselerdi o kayıp trilyonlarla kaç Karadeniz Sahil Yolu yapılır, kaç baraj, kaç üniversite, kaç tünel inşa edilirdi. Hızını alamadı, sordu: Kaç uçak gemisi yapılır? Kaç Marmaray yapılır?

Ne yazık ki çözüm süreci de bu hesaplaşmada bir cephe haline getirildi. Kürt vekiller söz konusu olduğunda, tutuklu milletvekilleri için Anayasa Mahkemesi kararının, anayasaya aykırı biçimde kadük kılındığı en taze örnek. Fazlası da var. Artık bu ‘ikilik’ açıkça dillendiriliyor da. Bütçe görüşmelerinin sonunda Bülent Arınç, bunun eşitlik ilkesine aykırı bir karar olduğunu ‘karşı tarafa’ sarih biçimde ifade etti. Buradan şimdi aynı gözle, o mesut günlerdeki mahkeme kararlarına da dönüp bakmak icap eder tabii. Ne günlerdeyiz.

Kâr ve suç ortaklığı
O gün Başbakan’ın Ünyelilere yaptığı hesabı, hükümetin çözüm sürecine öncelikli ekonomi merceğinden bakışını daha önce de dinledik. Toplumsal çapta, adalet ve eşitlik temelli, onarıcı ve yapıcı bir çözümden çok, yatırımların her şeyi çözeceğine dayandırılan bir proje hissini verdi daha evvel de duyduğumuz o hesaplar. Şimdi de aynı kayıp trilyonlarla yapım süreci şaibe iddiası altında olan Marmaray’ı yahut Karadeniz’in başına bin bela açmış, hatta bir kısmının imar planları, yıkılamaz hale geldikten sonra iptal edilmiş Karadeniz Sahil Yolu’nu örnek veriyor. Çetrefilliden gitmeyelim. Derdimiz, hayalimiz, kaybımız tünel mi, otoyol mu? Ülkede çatışmayı bitirip o parayla uçak gemisi yapmayı mı hayal edeceğiz?

Bir ara Toprak Mahsulleri Ofisi’nin ekmek israfıyla ilgili bir kampanyası vardı. Niyete itiraz yok ama zihniyet aynı. Afişlerde bir yılda israf edilen ekmekle 500 km. yol ya da onlarca köprü yapılabileceği yazıyordu. Ekmekten köprü görseli kafama kazınmış, unutamam. 

Bu bakışı kavramak, inşaata dayalı büyümeyi, sermayeleştirilen kentleri ve neden şu an kimi kent yolsuzlukları iddialarını konuştuğumuzu da ortaya koyuyor. Yeni zenginliğin yükseldiği her zemin, yolsuzluk, hukuksuzluk nebatı açısından mümbit çünkü.

Rüzgâr tersine döndüğünde de aynı argüman sunuluyor aslında. Gezi olayları sırasında ‘sosyoloji’yi küfür sayıp “Ekonomimizi çökertmek istiyorlar”a sarılmakla, muhtemelen tarafların sebeplerini hepimizden çok iyi bildiği bu son hesaplaşmayı, düşen borsa ve halkın ekonomik kaybı ezberleriyle soğutmaya çalışmanın farkı yok. Bu kriz süresince Türkiye’nin bilmem kaç milyonluk kaybı, komplo ya da değil, bu operasyonlar yüzünden mi oldu, yoksa daha çok acilinden yönetmelik, polis şefi, savcı değiştirerek iddiaların üzerine hakkıyla gidilmeyeceği güvensizliği verildiğinden mi?

Savaşa, barışa, kente, ülkeye (‘Vatanımızın marka değeri’ tamlaması kullanılmıştır örneğin) ekonomi gözüyle bakanların, muhalefeti, krizi aynı biçimde faturalandırması, seçmenini sorunların gerçek nedeni yerine ‘zarar’ üzerinden ikna etmeye çalışması şaşırtıcı değil. Neticede bu öyle bir ‘yatırım’ ki, iyi günde de kötü günde de sandığa değiyor ucu. Kâr ve de suç ortaklığı talep ediyor.