Tam bağımlı polis şikâyet mekanizması yolda

Yıllardır sürüncemedeki Kolluk Gözetimi Komisyonu, demokratikleşme paketiyle hayata geçebilir. Lakin temel bir sorunu var; demokratik değil.

Memleketin ağrıyan ne yanı varsa, dibinde aynı hastalık var. Ve işte, bunların bir kısmını tedaviye namzet olduğu söylenen ‘demokratikleşme paketi’ açıldı açılacak. ‘Söylenen’ diyoruz, zira ne kadar demokratikleşileceği hepimiz için sürpriz. Teferruatın azına hâkimiz.
 
Anadilde eğitim, af gibi hararetli başlıklar arasında kaynadığından mı, mevzu bu denli güncelken az bahsedilmesi şaşırtıcı olan bir parçası daha var paketin: Kolluk Denetimi Komisyonu’nun kurulması. Bilhassa bu yıl 1 Mayıs ve sonra Gezi olaylarıyla birlikte polis, müdahale biçimleri, polis şiddeti, biber gazı kullanımı ve cezasızlık, daha geniş bir kitlenin meseleleri haline gelmişken, kolluk gücünü denetleyen mekanizma sevindirici olmalıydı. Vatandaş için bir şikâyet mercii olacaktı. Ama vaziyet şu... 


Kayıtdışı gözaltılara doğru
2010’da kolluk kuvvetinin güvenirliğini ve şeffaflığı arttırmayı hedefleyen bu komisyon için Beşir Atalay demişti ki: “Devletin görevi aynı zamanda vatandaşa daha insanca yaklaşmaktır. Biz düzenlemeyle vatandaşın hakkını, hukukunu da koruyoruz.” Fakat tasarı birden yok oldu. Arada ne olduğunu hukukçu Kerem Altıparmak’a danıştım. 

Altıparmak, 2005 tarihli, İngiliz uzmanlarla İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nün birlikte çalıştığı bir AB eşleştirme projesinden başladı anlatmaya. “Önerilen bağımsız bir şikâyet mekanizmasıydı. Ancak emniyetten ve İçişleri Bakanlığı’ndan ciddi bir dirençle karşılaştılar. Şahsi görüşüm şu: Türkiye’de bürokrasinin insan hakları alanında yapılandırılmasında, gerçekten sonuç sağlaması mümkün olan şeyin hiçbir işe yaramaması için her şey yapılır.” 

Kolluk Denetim Komisyonu, 2009’da ‘açılımın’ parçası olarak tekrar zuhur etti. Fakat açılımın ‘kapanmasıyla’ adı anılmaz oldu. Zaten şöyle bir temel sorun vardı: Hareket alanı dar olan bu komisyon bir de tamamen hükümetin atayacağı üyelerden oluşuyordu! Bu zaaf Biriz Berksoy’un TESEV için hazırladığı ‘Türkiye’de Ordu, Polis ve İstihbarat Teşkilatları: Yakın Dönem Gelişmeler ve Reform İhtiyaçları’ raporunda da sıklıkla dile getiriliyor. 2012’de yine gündeme gelen 2010 tarihli ‘Kolluk Gözetimi Komisyonu Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı’, işte bu son paketle hayata geçebilir. 

Altıparmak diyor ki: “İnsan hakları alanında önemli meselelerden biri cezasızlıkken, sorun copu sallayan da değildir. Türkiye’de kolluk amirleriyle ilgili sorun var. Amir emri veriyor, sonra yalandan bir soruşturma açılırsa bir-iki günah keçisi seçiliyor. Bu haliyle geçtiğinde polis şikâyet meselesini rafa kaldırmış olursunuz. Kimseyi kandırmanın âlemi yok. Bu mekanizmanın özü gerçekten tarafsız olması, komisyonun soruşturma yürütmeye ilişkin yetkilerinin bulunması ve bağımsız karar vermesidir. Tasarıdaki, ayda bir-iki kez toplanacak, işi gücü başka olan bir üstkurul. Öyle gariplikler var ki, üyelerden biri İnsan Hakları Başkanı - ki aslında lağvedilmiştir bu. Sonuçta Gezi sürecinde bu komisyon çok etkili olabilirdi. Ama bu haliyle AB’nin gözünü boyamayacağını da söyleyeyim.” 

Bir de pakette, polise savcı izni olmaksızın gözaltı yapabilme yetkisi mevzubahis. “Zaten savcı otomatikman izin veriyor. Çok şey değişmez” diyenlerin, savcı iznini küçümsememesi gerektiğini hatırlatıyor Altıparmak. Şu anda bile resmi gözaltı olmayan kayıtdışı muameleden söz edebiliyorken bu yetkiyle kayıtdışı gözaltıların önünün alınamayacağını söylüyor. Bir de hekime götürmek, avukata ulaşma hakkını vermek gibi gözaltına bağlı ‘usul güvenceleri’nin sekteye uğratılması riski var ona göre. Çünkü kayıt yok.
Evet, bütün bunlar ‘demokratikleşirken’ oluyor.