'Tamam, bu rejimi devireceğiz ama...'

Toplumsal hareketler, sosyal medyada isyan, internette savaş... İstanbul'da yeni açılan kişisel sergisi nedeniyle Lübnanlı sanatçı Rabih Mroué ile konuştuk. Nasıl bir tarih yazılıyor şu an?
'Tamam, bu rejimi devireceğiz ama...'

Lübnanlı Rabih Mroué, tiyatro kökenli bir görsel sanatçı. 27 Temmuz’a kadar İstanbul’da, SALT Galata ve SALT Beyoğlu’nda iki mekâna yayılmış kişisel sergisinde aktör, oyun yazarı ve yönetmen kimliklerini hissedebiliyorsunuz zaten. Ortadoğu’nun havasını soluyarak büyümüş; Lübnan İç Savaşı, bir savaşın bırakabileceği her biçim hasarla aile hikâyesini değiştirmiş. Galiba onu da...

Gerçek ve kurgu bilgisi üzerine, tabiatıyla politik işleri var bu yüzden. ‘Buluntu malzemeyle’ çalışıyor daha çok; kimi internet kuyusundan, kimi sokak okyanusundan, kimi kendi hayatından. Arap Baharı’ndan Gezi’ye, biz bu çağın isyanlarına, toplumsal hareketlerine yakınlığı üzerinden konuştuk. Sohbet hududuna giremeyen SALT Galata’daki, daha kişisel diyebileceğimiz politik işleri belki ayrı bir söyleşiyi icap ettiriyor.


Tarihin muhtemelen en gergin seçimlerinden biri sırasında buradaydınız. Sokak hareketlerine kafa yoran biri olarak gözünüze takılan bir şey oldu mu? İşlerinizin sergileneceği mekânlardan SALT Beyoğlu her an biber gazı solunabilecek bir noktada örneğin...
Sokaklarda graffitileri, bazılarının üzerlerinin nasıl boyandığını da gördüm. İşlerimi Galata ve Beyoğlu için ayırırken mekân olarak neyi temsil ettiklerine dikkat de ettim. Ama dürüst olmak gerekirse Türkiye’de tam olarak neler olup bittiğiyle de ilgilenmedim. İşlerim politik olabilir ama sanat üzerinden aktivizm yapmamayı tercih ediyorum.

Bunun çizgisini nasıl çiziyorsunuz?
Benim için kolay. Özellikle insanları harekete geçirmek için mi yapıyorsun… Elbette insanları harekete geçirmek isterim ama bu sokağa çıkmaları, devrim yapmaları yönünde değil. Ben düşünmek için herekete geçmelerini, benimle birlikte şüphe duymalarını isterim. Kendi hayatımda sıkı aktivist olabilirim ama sanatçının rolünün bu olduğunu düşünmüyorum. Bazen kendi fikirlerime de karşı çıkabilmeliyim sanat yoluyla.

Bu çağın temel tartışma mevzularından olan sosyal medya ve toplumsal hareketler ilişkisine dair ne düşünüyorsunuz?
İnsanların otoritelere karşı bir araya gelmesinde iletişimi tesis ettiği, güçlendirdiği, bu anlamda sosyal medyanın resmi söyleme karşı durmakta etkisi ortada. Fakat bununla devrim olmaz. Protestocular, devrimciler son elli yıldır medyayı, aslında imaj dünyasını işgal etmeye çalışıyor. Burada iki tarafın işgal çabası var. Romanya’daki devrimcilerin ilk yaptıkları şeyin devlet televizyonunu işgal ederek kendi yayınlarını yapmaları olduğunu hatırlayın. Evet destek verir ama sadece görüntüyü işgal etmekle devrim olmaz.

Arap Baharı’nı, dünyadaki Occupy hareketlerini, Gezi gösterilerini, oralarda kaydedilmiş görüntüleri düşünelim. Olumlu ya da olumsuz yanını merak ederek soruyorum; bilahare paylaşacak olmanın bilgisi eylem ‘estetiğini’, dilini, oradan da eylemin kendisini nasıl değiştiriyor?
Sorunuzda birkaç katman var. Evet, akıllı telefonların, kaydetme imkânının yaygınlaşması kesinlikle algımızı ve üretimimizi doğrudan etkiliyor. Bugün sinema da o amatör videoların estetiğinden etkileniyor. İkinci yanını anlatırken yine neden sadece videolarla, fotoğraflarla devrim yapılamayacağına dönmek istiyorum. Örneğin başta, Tunus’ta, Mısır’da, Yemen’de bu videolar hakikaten çok insanı harekete geçirdi. Zayıf otoriteler, rejimler bundan etkilendi de. Fakat şunu unutmamamız gerekiyor: Hükümetler, diktatörler, rejimler çok hızlı öğrenir. Örneğin Suriye’de daha ikinci yılda Facebook, Twitter, akıllı telefon nedir, halkta etkisi nedir çözülmüştü. Türkiye’de de biraz böyle bir durum var. Üçüncü temel meselemizse bütün dünyada toplumsal hareketlerin bir alternatifle ortaya çıkmıyor oluşu. Tamam, bu rejimi devireceğiz ama alternatif ne?

Koca rejimleri devirecek kudreti bulan halk hareketlerinin alternatifi üretmekteki zaafı neden?
Sebebi çok. Genellemek istemiyorum ama Arap ülkelerinin çoğunda ilk kez kendiliğinden, lidersiz ve gerçekten ihtiyaçtan doğan hareketler yükseldi. O yüzden alternatif programları yok. İhtiyaçlarını, taleplerini şekillendirmek ve örgütlenmek için zamana ihtiyaç var. 20-30-40 ağır yılın ardından büyük değişimler bir çırpıda olmaz. Totaliter rejimler kolay çözülmüyor.

Özellikle Suriye’den savaş sırasında internete eklenmiş videolarla çalıştınız. Keskin nişancıyı görüntülerken muhtemelen hayatını kaybeden bir Suriyelinin kaydıyla ilgili bir işiniz var. (Pikselli Devrim, 2012) Muhtemelen çok fazlasını da izlediniz. Tarafların parçalanmış yapısı bu videoların kullanım gayelerinde, içeriklerinde nasıl çeşitlilik yaratmış?
Kesinlikle çok çeşitli ama bunu konuşurken de genellemek istemem. Selefiler, El Kaide, El Nusra, Suriye ordusu; hepsi tarafından konmuş videolar var. Amerikan ordusu da yaptı; Hizbullah’ta da olan tipik özellik, düşmanlarına ne yaptıklarını göstermek istemeleri. Bak, bizle savaşırsanız kelleniz uçar, öldürülürsünüz, işkence görürsünüz... Başka bir çeşit de propaganda videoları. Onun dışında yurttaşlar tarafından çekilen, gazetecilik faaliyetine benzeyen videolar var. Sadece ‘düşmanın’ yaptıklarını değil, örneğin nasıl içme suyu bulduklarını, rejimin askerleri görmesin diye sokağı battaniyelerle nasıl kapadıklarını, icat ettikleri garip silahları gösteren kayıtlar. Biraz günlüğe benziyorlar. Rejime karşı savaşırken aslında barış içinde bir hayat istediklerini, aslında savaşmak istemediklerini anlatan görüntüler. İlk iki yılda insanların dilekleri buydu; ötesine geçiren rejim oldu. Dört yıl sonra her şey bambaşka şu an.

Türkiye’nin Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye bölgede politik olarak daha büyük rol talep eden bir aktör. Özellikle bu hükümet Arap dünyasında Sünni liderliğine oynamak istiyor. Suriye’ye bu kadar müdahil olmalarını sebebi de bu. Şahsen bunu çok tehlikeli buluyorum. Suriye halkına dürüst ve samimi bir yardımdan çok, hükümetin çıkarlarını gözeten bir politika gördüğüm. Çıkarlar birden Suriye’deki rejimle ittifakı gerektirse, anında değişebilir.

Makro anlamda tarih her daim egemenler tarafından yazılır. Bloglarla, sosyal medya aktarımlarıyla, videolar ve görüntülerle, mikro-tarih verilerinin hiç olmadığı kadar artması, geleceğin tarih algısını nasıl değiştirir sizce? Bu, daha hakikatten taraf bir tarih yazımı mı sağlar? Yoksa gerçeğiyle manipülasyonuyla içinden çıkılamaz hale gelen o dev yığın göz ardı edilmeye mahkûm mu?
Tarihin iktidar sahipleri tarafından yazıldığına kesinlikle katılıyorum. Ama yine de tarih yazımının değişeceğini düşünüyorum. En azından bir ülke, bir savaş, bir mesele hakkında gerçekten araştırma yapmak isteyen için resmi söylemin dışında çok malzeme var artık. Bu değil, bu gerçektir demiyorum. Otantiklik, gerçeklik üzerinden tartışmıyorum. Alternatif bir tarih yazımı için malzeme var. Hayatta tek bir gerçek yok. Farklı açıları yakalamak önemli. Ben kendi çalıştıklarıma da ‘bulunmuş malzeme’ diyorum. Çünkü internetten bulduğum, belki de üretilmiş, montajlanmış bir fotoğraftır. Umrumda değil. Ben onu üreten aklı, ihtiyacı, çabayı da önemsiyorum. Bir sokak posterini merkez alan, 2009’da Emek Sineması’nda sergilenen bir işim vardı. Cemal Abdül Nasır ve öldürülen Lübnan Devlet Başkanı Refik Hariri birlikteler. Hayatta yan yana gelmediğini biliyoruz bu iki insanın. Apaçık montaj ama ben bu görsele inanıyorum. Saçma gelebilir ama bu yaklaşım o üretilmiş görselin anlamına yakınlaştırıyor beni. Bu görseli üreten çabanın arkasında sosyolojik, psikolojik, politik nasıl bir fikir var? Ben bununla ilgiliyim. Yalan dolanla dolu bir tarih kitabını da böyle okurum. O hikâyeler neden üretilmiş diye düşünürüm. Bu, parmak uzatıp şu otantik, bu yalan, o gerçek değil demekten daha ilginç.