Üniversitelere bir Gezi 'tedbiri' daha

Daha bir yıl önce öyle ya da böyle yenilendiği söylenen üniversitelerdeki disiplin yönetmeliğinde neden değişikliğe ihtiyaç duyulur?

Gerçekten ne Gezi’ymiş... Önce ‘önleyici gözaltı’ konuşuluyordu, haklı olarak çok tepki yükseldiğinden akıbetini bilmiyoruz. Geçen hafta da üniversitelere ‘önleyici uzaklaştırma’ geldi. Bu nedir? ‘Zaruri görülürse’ hakkında disiplin soruşturması başlayan öğrenci, ‘tedbiren’ okulun bahçesine dahi alınmayacak. İşleyiş zaten bin sorunlu; üzerine ceza alıp almayacağı belli olmayan öğrenciyi baştan cezalandırmak demek bu. 

Çok acayip, 1985’ten beri kullanılan, zaten hakların tarifi ve kullanımı açısından berbat bir yönetmelikte, yüzeysel de olsa değişiklikler yapıyorsunuz, 2012’nin Ağustos’unda yürürlüğe giriyor. Sonra Gezi yaşanıyor, büyük pişmanlık, düzeltir göründüklerinizden birkaçını alelacele geri alıveriyorsunuz. Öyle ki, ‘önleyici uzaklaştırma’ diye anılan tedbir kararı 1985 model yönetmelikte yer almasına rağmen, beş yıldır uygulanmayan, kadük kalmış bir maddeydi. Hak ve özgürlükler açısından üç adım geri...

'Kaskları dar gele’
Benan Molu, Esra Demir Gürsel, Gülşah Kurt, Hülya Dinçer ve Zeynep Kıvılcım, bir süre önce ‘Üniversitelerde Disiplin Soruşturmaları: Öğrencilerin İfade ve Örgütlenme Özgürlüğü, AİHS Çerçevesinde Bir Değerlendirme’ adlı, erişime açık bir kitap hazırladı. (http://universitelerdedisiplinsorusturmalari.blogspot.com’dan indirilebilir.)

Beş akademisyen, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini kullandıkları, devleti, hükümeti, polisi ya da üniversite yönetimini eleştiren eylemlerde bulundukları gerekçesiyle İstanbul ve Dicle üniversitelerinde açılan 13 soruşturma çerçevesinde, hem eski hem yeni yönetmeliğin ne kadar muğlak ifadelere dayanarak, nasıl keyfi biçimde hayata geçtiğini inceliyor. AİHS’nin ilgili maddeleri uyarınca öğrenci aleyhine hak gasplarıyla dolu bu soruşturmalar. Üstelik cezalarla eğitim hakkına müdahale dışında öğrenci harç, öğrenim kredisi açısından mağdur ediliyor, yurttan atılma, kulüp faaliyetlerine katılamama gibi hayatını etkileyecek sonuçları da yaşıyor. Bu Gezi’den önce de böyleydi.
Rakamlar inanılmaz. YÖK’ün 2 Nisan 2012 tarihli verilerine göre 2000 yılında soruşturma sayısı 2601. Bu, 2010’da 6001’e, 2011’de 5871 çıktı. 2012’nin sadece ilk üç ayında soruşturma sayısı 1612!

Ne yazık ki misal bir amfinin kapısına ‘Sıkıyönetim Amfisi’ yazmanın, okula ‘siyah poşetle’ gelmenin ya da izinli bir anma eyleminde ‘Çeviklere ısmarladım çay gele, kaskları da başlarına dar gele’ türküsünü söylemenin ne tür cezalara yol açtığını uzun anlatmaya yerim dar.

Şu kesin ki, 2012 Disiplin Yönetmeliği’nin, hiçbir iktidarın değiştirmeye teşne olmadığı 1985 tarihlisinden ruh olarak farkı yok. Öğrencilik sıfatı, vekarı gibi tuhaf tamlamalar çıktıysa da, öğrenciyi birey olarak görmeyen (soruşturmalar inatla aileye bildiriliyor), ifade ve örgütlenme özgürlüğünü hiçe sayan, soruşturma sürecinde tarafsızlığın ve soruşturanların konudaki teknik bilgisinin hâlâ sorun olduğu sistem dimdik ayakta. Adalete erişim neredeyse imkânsız; iptal davaları en az dokuz ay sürdüğünden pratikte işe yaramıyor.

Maddi yanı da var. Avukat tutmak mesele. Onun dışında misal İstanbul Üniversitesi, iptal başvurusu reddedilince mahkeme masrafları için öğrenciyi icraya verebiliyor. Ayrıca istatistiklere göre son dört-beş yıldır idare mahkemelerinden, Danıştay’dan öğrenci lehine karar neredeyse çıkmıyor. Eskiden en azından bu bir ihtimaldi. 2012 yönetmeliğinin tek iyi yanı işkence ve tacizi ceza gerekçesi olarak anması sayılabilir.

Son değişiklikle Gezi’den sonra üniversitelerde tesis edilmek istenen baskı ortamı bir ‘yasal’ enstrümana daha kavuşuyor. CHP Gen. Bşk. Yard. Bülent Tezcan, yürütmenin durdurulması ve iptali için dava açmış. Nasıl sonuçlanır göreceğiz ama zaten temel mesele öğrencisinden korkan ve onu terbiye etmekte ısrarlı zihniyet. Ne korkuymuş ama...