Benim Adım Gültepe: '80 darbesini 2 geçe

Sana yasakların ürkünç hikayesini anlatacağım, dinle!
Benim Adım Gültepe: '80 darbesini 2 geçe

İstanbul kızıyım ben. Ailem beş yüz yıldır Pera’da yaşadı. İzmir benim için Fuar’ın şehridir. Efes Oteli’nden, Fuar’ın Basmane kapısında maviye boyalı tekerlekli tezgahında kabak çekirdeği satan Amca’ya giden güzergahı gözüm kapalı giderim ama Kadifekale’yi, Gültepe’yi bilmem. Fuar Gazinoları’nı bilirim. Sevinç Pastanesi’ni de… İzmir de taşradır alt tarafı benim gibi kibir küpü bir İstanbullu için. Senin adın Gültepe, benimki de Aynalı Çeşme, diğerinin Küçük Çekmece. Anlatılan insan değil mi neticede? Dün gece Kanal D’de ilk bölümü yayınlanan Benim Adım Gültepe adındaki Vural Yaşaroğlu hikayesini, Zeynep Günay Tan rejisiyle izlemeye hazırlanırken, insanın insana taktığı o türlü biçim etiketlerin en öfkeli hikayelerini dinlemeyi diledim. Bakalım dileğim kabul olmuş mu?



Bölüm, '80 darbesini iki geçe, aylardan hangisi, haftanın neresinde olduğunu bilmediğimiz bir gecede başladı. Fragmandan beri koşarken gördüğümüz üç delikanlıyı nefis planlarla ve ters bağlanmış steadycam eşliğinde takip ettik. Delikanlılar, şehrin sıkıyönetim arsızı metruk sokaklarından havalı kalbine doğru koşar adım indiler. Gülali (Efe Akercan), Seyfi (Ekin Koç) ve Feyzi’nin (Burak Dakak) o gece yazıya çıkması aslında hikâyecinin de, yönetmenin de fikren ve kalben hayatın neresinde durduklarını ve dahi duracaklarını ilan edişlerinin resmi gibiydi. Zira o isyankâr yazıya çıkma öyküsü yaşanmadan bu tatta ne yazılır, ne de çekilirdi. Hemen oracıkta anladık, kim yaralı, kim öfkeli, kim arızalı. Bana göre Zeynep Günay Tan rejisinin en büyük başarısı ve büyüsü de tam burada başlıyor. Çünkü tek bir aşk sahnesi dahi olmadan Halil’in Gülümser’e fena halde yangın olduğunu, Gülümser’in arada kalmışlığını; Suna’nın gururlu bir kadın olduğunu; Eşref’in ağzından çıkan o üç cümleyle nasıl bir ‘adam’ olduğunu, tek bakışla Suna ile arasındaki sancılı süreci şıp diye anlamanızı sağlıyor.

Benim Adım Gültepe’nin hikayesine gelirsek; Zeynep Günay Tan’ın hikâyeye hizmet eden bir reji anlayışı var. Hep bunu yapıyor. Bir avuç toprak veriyorsunuz eline, size uçsuz bucaksız bir bağ bağışlıyor. Bunu koy cebe. Uzun ve sıkıcı karakter antrelerini sevmem. Vural Yaşaroğlu da bu hemen her senaristin kapıldığı “ilk bölümdür uzun uzun karakterleri anlatalım” tuzağına düşmemek için olsa gerek lazım gelen yerleri de es geçmişti. Ziya ve Eşref gibi… “Güçlü adam” olacağım noktasına gelen Seyfi’nin durduk yere önüne gelenden tokat yiyen bir delikanlı olması dışında elle tutulur sebeplerini dinlemek değil, görmek de isterdim. Dün gece yolculuk ortaklarımızın dertlerini, aralarındaki çatışmanın da vaadlerini muhteşem bir görüntü şöleni eşliğinde dinledik. Henüz izlememiş olanların hevesini kaçırmamak için fazla detaya girmeyeceğim ama bölümün tercih ettiği durağan ve parçalı dağınık izlek ekran karşısında bezelye ayıklayan seyirciye yeterli gelecek mi, göreceğiz. Bu bölüme bakınca hikayenin selahiyeti açısından ellerinde çok iyi bir ikinci ve üçüncü bölüm hikayesi olduğunu hayal etmek istiyorum.



Oyunculuklara gelince; Cast Direktörü Mine Güler bu sefer benim gibi bir huysuzun bile kulp takamayacağı kadar başarılı bir kadro kurmuş. Tek bir karakter sırıtmadı, “bu ne yahu?” dedirtmedi. Kadro çok sağlam oyuncular; gelecek vaad eden gençler ve parçası oldukları hikâyeyi taşıyabilecek çapta oyuncu adaylarıyla kurulmuştu. Oyunculuk eleştirirken tek kriterim inandırıcılıktır. Dün izlediğim hikayedeki oyunculara inandım ya da inanmaya niyet ettim. Bu sebeple hepsine peşinen teşekkür ederim.



Üç projedir Zeynep Günay Tan ile çalışan Mete Horozoğlu ise kısa bir an göründüğü bölümde bile bambaşka bir adam olarak karşıma çıktı. Yerim dar, zaman mı var diyen meslektaşlarına Horozoğlu’nun performansı küpe olsun. Memelerini sallaya sallaya gezinerek bu hikayede en büyük golü ondan yiyeceğime peşin peşin inandığım Gülümser’e can veren Ayça Bingöl’ü; duruşuna bakınca “kızım olsa minibüsçüye verirdim” dedirten İlker Kızmaz’ı; Suna’yı beden diliyle de kusursuz şekilde giymiş olan Evrim Alasya’yı; Ekin Koç’u; ille de Olgun Toker ve Selen Öztürk’ü; az izin versen karikatür ile sınır komşusu olacak bir karakteri buz gibi giymiş Hakan Karsak’ı çok beğendim.



Sedat Yücel görüntüleriyle taçlanan, hikayeye ölümüne hizmet eden ve -bence- sadece kendiyle yarışan cinsiyetsiz Zeynep Günay Tan rejisini ve slow motion imzalarını özlemişim. Bize Gültepe’nin ruhunu okuyan Nejat İşler’in sesi, Cem Yıldız ve Uğur Akyürek’in müzikleri, Murat Güney’in sanat yönetimi ve Mark Marnikovic’in kurgusuyla izlediğim görüntüler çok daha etkileyici olmuştu, her birinin gönlüne sağlık olsun. Yayın çıkışından mı, benim televizyonun miadı doldu da ondan mı bilmiyorum ama bölümün teknik açıdan dile gelmeye değer tek defosu ses miksajıydı. Yayından sonra tekrar izlemek zorunda kaldım çünkü yer yer karakterlerin ağzından çıkanı duymadım. Ortam sesi ve diyaloglar birbirine girmiş haldeydi. Ender Yeşildağ ve Kaan Tatlı’ya da bu vesileyle mahsus selam ederim.

Özetle; Benim Adım Gültepe, dün gece, “Girmek Yasaktır” tabelasına kafadan zom yaparak seyirciye adeta “Az sabır gösterirsen sana acıların değil yasakların ürkünç hikayesini anlatacağım” diyordu. Duymadınız mı? Ne büyük talihsizlik… Hemen izleyin lütfen…