Barışa/Çözüme giden yol Diyarbakır'dan geçer!

Yaşananın, 'silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye evrilen paradigma değişimi'nin bir sonucu olduğu gerçeği dikkatlerden kaçmamalı.
Barışa/Çözüme giden yol Diyarbakır'dan geçer!

İlahî biçim cem kê, biçim cem kê?
Ez ku bê dest û pa me biçim cem kê?
Hemû kes min biqerinîn tême cem te!
Ku ji te biqewirim biçim cem kê?
İlahi kime gideyim kime gideyim/Nereye gideyim ?
Ben ki elden ayaktan kesilmişim kime gideyim
Herkes beni kovsa da sana gelirim.
Sen de beni kovacak olursan kime gideyim.
(Baba Tahirê Uryan/hemedanî)

Hafta sonunda Amed/Diyarbekîr/Diyarbakır’da gerçekleşen buluşma tarihi önemdeydi. Bu yüzden şimdiye kadar üzerinde çokça yazıldığı gibi, bundan sonra da yazılmaya devam edecek. Öncelikle belirtelim buluşan aktörler sadece, Recep Tayyip Erdoğan, Mesut Berzanî, Şivan Perwer, Ahmet Türk, Osman Baydemir değildi. Bunlara hem mekân olan hem de bir dört başı mamur bir aktör, ‘taraf olarak katılan’ Diyarbakır’ın kendisi de vardı.

Abartılı bulanlar için bir iki şey yazmakta yarar var. Bazı mekânlar, beldeler, yöreler, yerler ve kentler tarihte olduğu gibi bugün de gelecekte de özel öneme sahiptirler. İhmal edilmeleri, hizmet dışı bırakılmaları, gadre uğramaları bile gerçeği değiştirmeye yetmez. Taşıdıkları misyon, parıltıları, çekim güçleri ve fonksiyonları yüzyıllara bin yıllara yayılan bir zamanda gözle görülmez bir birikimle oluşur. Londra’nın, New York’un, Moskova hatta Roma’nın yanında, Ahmed Arif’in deyişiyle “Havva Ana’nın –bile- dünkü çocuk sayıldığı” Diyarbekir, işte böyle bir ‘misyon/vizyon’ sahibi bir kenttir. Ev sahipliği yaptığı otuz iki uygarlığın taşına, toprağına, havasına, genetik kodlarına işleyen değerlere sahiptir. Onu aktör, taraf, katılımcı, sorgulayıcı ve kayıt düşücü yapan da sözünü ettiğimiz ve etmediğimiz daha pek çok özellikleridir.
Bu yüzden bu tarihi adımın katılımcıları ne kadar farkında bilmem ama Diyarbekir farkında.

Geçmişte defalarca ifade edildiği gibi; “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer!” (Mesut Yılmaz ve çok sayıda politikacı yazar çizer)
Barışın da/çözümün de/ kardeşlik ve eşitliğin de yolu Diyarbakır’dan geçer.

Diyarbakır’sız savaş olmadığı gibi Diyarbakır’sız barış da olmaz.

Naçizane mayıs ayında yine Radikal’de ‘Ortadoğu (Kürt/Türk) Birliği absürd mü’de yazdığım üzere absürd değil:

“Avrupa Birliği’nin ekonomik zeminini, toplamda 35 milyon insanın öldüğü, 17 milyon insanın sakat kaldığı II. Dünya Savaşı sonrasında kömür ve çelik sektörü üzerinden, herhalde madenlerinin verimli üretiminden tüketimine uzanan bütün süreçleri kapsayan, uyuşmazlıkları ortadan kaldıran işbirliği oluşturmuştur. ‘Gümrük Birliği, Avrupa Ekonomik Topluluğu, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği’ ve nihayet inişli çıkışlı da olsa devam eden bir süreç olarak ‘euro’. 

Ortadoğu ise esas olarak enerjinin olmazsa olmazı ‘petrol ve gaz’ üretim alanıdır. Bu açıdan bakıldığında Kürdistan coğrafyası yeni yeni bulunan yüksek kaliteli petrol ve gaz alanları ile bir büyük depo, bir büyük çekim merkezidir. 

Diğer yandan, bölgesel paylaşımın temelini oluşturan ‘Sykes-Picot anlaşması’, Kürt düşmanlığının esasına bina edilen ‘CENTO (Bağdat Paktı)’, ‘Cezayir Anlaşması’ dönemleri geri dönmemek üzere kapanmıştır.”

Bu itibarla tarihsel, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasal nedenlerle süreç kaçınılmaz. Gerçekleşen randevu, buluşma tam da bu büyük resmi ifade ediyor! Bu yüzden kimi ayrıntıların, hesapların, kendine yontmaların, siyasal beklentilerin, çekişmelerin tayin edici önemi yok. Gerçekleşen bu.

İster Öcalan’ın ‘demokratik-konfederalizm’ formülasyonu ile geleceğe dair tahliller yapılsın ister Erdoğan’ın, ‘ekonomik, kültürel, sosyal, tarihi ilişkiler’ üzerine bina edilsin, her halükârda Kürt-Türk birliği her gün biraz daha kaçınılmaz hale geliyor.

Tarihi buluşmanın, çok yakından izlendiğinden şüphe yok. Yine de kendimce önemli bulduğum bazı hususları kaydetmekte yarar var.
- Başbakan Erdoğan’ın yanında bakanlar ve il valisi olduğu halde “Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı ziyaret” etmesi. 

- Ziyarette Osman Baydemir’in –Ki, Baydemir bu nedenle yurtdışından döndü- yanı sıra Ahmet Türk, Leyla Zana, Sırrı Sakık, Altan Tan ve Esat Canan gibi milletvekillerinin bulunması. 

- Başbakan’ın ilk defa Kürdistan Bölge Başkanı ve Şivan Perwer’in özel konukları olduğu bir ortamda yaptığı konuşmasından “Kuzey Irak  Kürdistan Bölgesi’ndeki değerli kardeşlerimi selamlıyorum” diyerek Kürdistan’dan söz etmesi. 

- Yine aynı ortamda ‘Dağdakilerin inecek’ olmasından söz etmesi.

-Keza, ‘cezaevlerinin boşalacak’ olmasından söz etmesi.

- Kürtlerin, Kürdistan’ı dört parçaya bölmesiyle siyaseten mahkûm ettiği sınırlardan “100 yıl önce bu topraklarda cetvellerle sınır çizildi” şeklinde söz etmesi.

- “2005’te burada Diyarbakır’da sizlere bir şey söyledim. ‘Sizin meseleniz bizim meselemizdir’ dedim. O günden beri sözümüzün arkasındayız. Takipçisiyiz” diyerek sorunu ilk tarif ile çözme iradesinin zaman mekân bağlamında, devam ettiğinden söz etmesi, doğrudan bir çözüm projesini açık seçik hatlarıyla ortaya koymasa da önemlidir.

Kürdistan Bölge Başkanı olarak Mesut Berzanî’nin, Diyarbakır’da Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ile aynı kürsüde, “Barış için verilecek mücadelenin zor olduğunu, cesur olunmazsa barış için mücadele edilemeyeceğini” ve “Barış yolu ne kadar uzun ise bir saat savaşmaktan daha iyidir” demesi, yüz yıl savaşmış bir geleneğin temsilcisi olarak tecrübesini paylaşması önemlidir, değerlidir.

Yine Şivan Perwer’in geçen yıllarda Diyarbakır’a gelme hazırlıkları çerçevesinde, STK’ların davetine icabetle, Newroz Meydanı’nda bir milyon insanın katılacağı bir konser için bizzat tanıklığımda Ahmet San ve ekibinin çekimler yaparak; sahnenin konulacağı yer, izleyiciler, misafirler, bazılarının meydana gelirken helikopter kullanacak olması nedeniyle pist vs. çalışmaların maalesef siyasal nedenlerle mümkün olmaması düşünüldüğünde, gelişinin özellikle de ‘Kak Mesut’un istem ve ısrarıyla gelişinin özel önemde olduğu düşüncesindeyim.
Nihayet aktör kent Diyarbakır’da gerçekleşen bu tarihi günün, Abdullah Öcalan’ın 2013 Diyarbakır Newrozu’nda Kürtçe ve Türkçe okunan tarihi deklarasyonun özüne uygun bir şekilde, yaşananın ‘silahlı mücadeleden siyasal mücadeleye evrilen paradigma değişimi’nin bir sonucu olduğu gerçeği de dikkatlerden kaçmamalıdır.

Eksik olan, Rojava/Suriye-Batı Kürdistanı’nda net ifadelerle ortaya çıktığı üzere, Kürtlerin kendi aralarında sağlayamadığı birliktir.