Şêrko Bêkes

Kürt edebiyatı/şiiri, bir söz ustasını, bir dil emekçisini, bir mısra dizgecisini kaybetti. Geride şiire ve özgürlüğe karşı adanmış onurlu bir ömür bırakarak.

Eger
Eğer
Eger ji nav şiîrên min Eğer şiirimden 
gul bavêjin devre gülü çıkarırlarsa
ji çar werzan dört mevsimden
werzeke min dimire. bir mevsimim ölür.
Eğer yâr bavêjin devre Eğer şiirimden yâr çıkarırlarsa 
duduwê min dimirin. iki mevsimim ölür. 
Eger nan bavêjin derve Eğer ekmeği çıkarırlarsa 
sisiyên min dimirin. üç mevsimim ölür. 
Eger azadî bavêjin derve Eğer özgürlüğü çıkarırlarsa
Sala min dimire û Bütün yılım ölür,  
ez bi xwe dimirim. ben kendim ölürüm.”
Bu dizelerin ve daha nicesinin -ki bir kısmını sayfanın olanakları ölçüsünde paylaşacağım- büyük şairini yazmazsam eksik kalacaktım.
Şêrko Bêkes, Türkçe anlamıyla ‘Kimsesiz Dağ Aslanı!’nı kendi dili(m-y)le yazmazsam da eksik olacak: “Sitêrkek xûricî ji ezmanê wêje ya kurdî.” ( Kürt edebiyatının gökyüzünden bir yıldızı kaydı)
Kürt edebiyatı/şiiri, bir söz ustasını, bir dil emekçisini, bir mısra dizgecisini, bir özgürlük savaşçısını, gerçek anlamda bir pêşmergeyi, Saddam zulmüne karşı sadece sözcükleri, sesiyle, imgeleriyle değil, elde mikrofon-silah başkaldırmış bir gerillasını, dağların olduğu kadar kentlerin de bir modern zamanlar ozanını kaybetti. Geride şiire ve özgürlüğe adanmış onurlu bir ömür bırakarak.
O 1965 yılında Bağdat’ta üniversite eğitimini tamamladıktan sonra, Güney Kürdistan’da, kartal yuvası dağların arasındaki Balekiyan Vadisi’nin derinliklerinde bir mağaradan, ilk kez yayın yapan bir radyodan, “Lêre Dengê Şoreşê ye!/Burası devrimin sesidir” diyerek peşmergelere şiirler okuyan şairdir.
O, çoğu küçük pilli radyolardan, kükrer gibi ahenkle yükselip inen, acılarını dile getirirken umutlarını müjdeleyen, çağlar ötesinden gelmiş, çağlar ötesine işaret eden, korkusuz bir mitolojik kahramandır.
O, piyanoyu piyano yapan, beş kıta şairlerinin ruhlarının ifadesi, kuşlara/kırlangıçlara katılarak göçtüğünden, artık piyanodan yükselen her sese, bir parça karışarak aramızda yaşayacak olandır.

“Piyano
Piyano
Ber bi payizê ve Sonbahara doğru
refek hecheckên dilê bir kafile yürek kırlangıcı
şairên her penc parzeviyên dinê beş kıtası dünyanın şairleri
firiyan uçtular
û hêdî hêdî ve yavaş yavaş
çûn nav sindoqekê bir sandığa girdiler
Dawî ew sindoq Sonunda o sandık
bû piyano oldu piyano”
Şüphesiz, her nereden yazarsak yazalım, bakarsak bakalım, yolumuz, sözümüz, gözümüz, bedenimiz, hâlâ her biri birer sürekli işkence tezgâhı olarak duran, hüküm süren sınırlara çıkar. Çarpılırız. İlk, tel örgüler kanatır tenlerimizi. Ruhlarımızı yaralar parçalanmışlık. Mayınlı tarlalara sürülmüş halde buluruz benliğimizi. Yüreklerimizin ‘Rojhilat’tan Rojava’ya’ (Doğu’dan Batı’ya), ‘Bakûr’dan Başûr’a’ (Kuzey’den Güney’e) süngülerle parçalandığını anlarız. Kanarız. Derin, tarifsiz sızılar duyarız. İşte, biraz da bu nedenlerle ya hiç tanımayız ya da çok geç tanırız birbirimizi. Dizelerimizi, şiirlerimizi, şairlerimizi, yazarlarımızı, öykülerimizi, dilimizi, diyalektlerimizi, nefeslerimizi... Bu yüzden, sözümüzde de sesimizde de eksik bulursanız, hatta öfkeli ya da sanki okuyuculara değil de kendi kendimize konuşur halde, ilgili ilgisiz, anlayın derim.
Onu, ilk Avesta’nın 1995’te yayımladığı ‘Ji nava şiîrên min’ isimli kitaptaki şiirlerinden okudum, tanıdım. Vurulmuştum. Her okuyanın vurulacağını bugün daha bir rahatlıkla iddia ederim.
Şêrko’nun, kendisi gibi şair olan babası Faik’in Bêkes soyadını almış olmasının başka bir dramatik öyküsü var. Dedesi, 1911 yılında ‘Bağdat’ta sürgünde’ öldüğünde Faik kimsesiz kalır. Birkaç yıl sonra da annesini kaybedince yetim ve kimsesiz. Şiire, marşlara sarılır. Bu yüzden ‘Şair Oğlu Şair’ Şerko Bêkes, “Evimizde çıra ve mum yoktu, şiirle aydınlanıyorduk” diyecektir.
1970’te bir grup şairle birlikte yenilikçi ‘Ruwange’ hareketi arasında yer alan ve aynı adla dergi çıkaran Şêrko Bêkes, modern Kürt/Soran şiirinin öncülerindendir.
1975’te Cezayir’de Irak ve İran anlaşınca Kürt özgürlük hareketi, baba Barzani’nin öncüsü olduğu silahlı hareket, Kerkük konusunda taviz vermeyi reddettiğinden Saddam’ın öncülük ettiği saldırıda yenilir. Bunun üzerine Şêrko, tıpkı dedesi gibi Irak’ın güneyine sürgüne gönderilir. 4 yıl sonra ülkesine ‘Kaziwe’ (Tanyeri) ve ‘Koç’ (Göç) divanlarıyla döner.
Kürtlerin uğruna ödedikleri bedel kalmayan, Newroz efsanesindeki Kawa’ya ve halkına zulmeden Zalim Dehaq ayarındaki Saddam bile, şiirlerinden o derece etkilenir ki ona ‘Kadisiye Ödülü’nü vermeyi önerir. O ise ödülü reddederek dağlara çıkar. İkinci kez peşmerge olur. Sonra 1986’da İsveç’e gider. 1987 yılında dönemin İsveç Başbakanı Ingvar Carlsson’un elinden Kurt Tuckholsky edebiyat ödülünü alır.
1991 yılında Güney Kürdistan yönetiminin kurulmasının ardından ülkesine döner. İlk seçimde parlamentoya seçilmekle kalmaz, Kürdistan hükümetinin ilk kültür bakanı olur. 1.5 yıl yaptığı bakanlığın ardından ‘Welat’ -Bizdeki yüzlerce kez kapatılan Azadiya Welat’ın eşi- isimli gazetenin ‘PKK propagandası yaptığı’ gerekçesiyle kapatılması üzerine, “Şiirimin bir dizesini otuz bakanlığa değişmem!” diyerek görevinden istifa eder. Maalesef o yıllar ‘Birakûjî’ (kardeş kavgası) PKK-KDP, KDP-YNK, YNK-PKK... yıllarıdır.
15 Şubat 1999’da Abdullah Öcalan Kenya’dan Türkiye getirildiğinde, Med-TV ekranından: “Burası Süleymaniye’dir. Birkaç gündür büyük bir hüzün almış başını gidiyor. Dünyanın gözü önünde Öcalan’ı aldılar, ama Kürt’ün ruhunu teslim alamazlar. Diyarbakır’ı nasıl Süleymaniye’den ayırabilirler? Newroz nasıl ateşsiz olabilir?.. Bir kelebeğin rüyasını gördüm. Ağlamıyorum ve gözüm Diyarbakır’da...”

“Otonomî
Otonomi
Li ser kelê
Kale üstünde
çîvikek ji tayekî giya re bir serçe yeşermiş tel ota
Otonomî nake qilîçka dareke Rehîmawa
Otonomi Rehimawa’da bir serçe parmak dal kadar bile etmezken
lê me bejna hezar daristanan
fakat biz binlerce ormanın bedenini
li ser wê şewûtand. Onun için yaktık.”
2011 yılında da ‘Pîremerd’ adına konulan –ki bu da bir başka yazı, öykü, anlatım konusu- edebiyat ödülü, ‘Navenda Kulturî ya Xak/Toprak Kültür Merkezi’ ödülünü alır.
Bu yüzden cenazesi İsveç’ten Hewlêr’e geldiğinde Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin resmi törenle karşılamasının yanı sıra dört parçanın Kürtleri, örgütleri, şairleri, yazarları, aydınları bir tür ‘Kürt Ulusal Kongresi Provası’ şeklinde, karşılayıp vasiyet ettiği üzere ‘Azadî’ parkına, ‘Şehitler Anıtı’ yanına defnedilir.
Ne kadar tanıyoruz artık bilmiyorum, ama şiirlerinin ABD ve Kanada’da ‘ders kitabı’ olarak okutulduğu bilgisini paylaşarak, sözü kendi şiirlerine bırakalım.

Bi hev re Birlikte
Êvarekê Bir akşam
korek û kerrek û lalek bir kör bir sağır ve bir dilsiz
ji bo çend saetan birkaç saat için
li ser kursiya nav baxekî bir bağda kürsülerde
çik û rast doğru ve yalın
lê bi kenîn fakat kahkahayla
rûniştibûn. Oturmuşlardı.
Kor, bi çavê kerr didît Kör sağır olanın gözüyle görüyordu
Kerr, bi gûhê lal dibihîst Sağır dilsizin kulaklarıyla işitiyordu
Lal bi jî bi bizava dev û lêvên wan têdigihîşt Dilsiz onların ağız ve dudaklarından anlıyordu
Her sê jî bi hev re û Üçü de birlikte ve
di yek kêliyê de gulan bêhn dikirin.
Aynı anda gül kokluyorlardı

Mêvandarî Misafirlik
Min baran kir mêvan li oda xwe Ben yağmuru misafir ettim odamda
Dema ku çû Gittiğinde
Kulîlkek ji min re hişt Bir kır çiçeği bıraktı bana
Min tav kir mêvan li oda xwe Ben güneşi misafir ettim odamda
Dema ku çû Gittiğinde
Neynikek biçûk j imin re hişt Küçük bir ayna bıraktı bana
Min dar kir mêvan li oda xwe Ben ağacı misafir ettim odamda
Dema ku çû Gittiğinde
Şehek ji min re hişt Bir tarak bıraktı bana
Belê, wextê ey keça delal! Evet, ey güzel kız ne zaman ki
Tu bûy mêvan ji oda min re Misafir oldun sen odama
Dema ku çûy Gittiğinde
Bi xwe re, gul neynik û şeh birî kendinle, gül ayna ve tarağı götürdün
Lê li pişt xwe Fakat ardında
Şiîreke gelekî nazdar ji min re hişt. Çok nazlı bir şiir bıraktın.”