Suriye!.. Sûrya!..

Annemin teyzesinin adı 'Suriye'ydi. Adının, 'kimyasal ölüm'lerle anılacak denli, korku ve nefret uyandırdığı günleri görmemiş olması iyi oldu.
Suriye!.. Sûrya!..

Suriye’yi, henüz devlet olarak tanımadan-bilmeden, aslında daha devlet nedir bilmeden, -şimdi iyice bir öğrendiğimizi düşünüyoruz ya- Suriye’yi tanıyanlardan, bilenlerdenim.

Annemin teyzesinin adı ‘Suriye’ydi. Tanıdığımda, eşini kaybetmiş, çocukları ve torunlarıyla yaşayan, sevgi dolu, namazında niyazında, yaşlı bir kadındı. Sevilir sayılırdı. Şüphesiz onun da herkes gibi bebeklik, çocukluk yılları olmuştu. ‘Suriye!/Sûrya!’diye çağrılıp sevilmiş, bağırlara basılmıştı. İnanmışlığı ve sevgi çemberinde öldü. Şimdilerde, adının, ‘kimyasal ölüm’lerle anılacak denli, korku ve nefret uyandırdığı günleri görmemiş olması iyi oldu. Ama aynı adı taşıyan, başkaları da vardır herhalde. Ne düşünürler, ne hissederler?!

Teyzenin öldüğünü duyduğumda, ‘cetvel sahipleri’ni pek değil ama Suriye’nin ‘dört bölenden biri’ olduğunu artık öğrenmiştim. Bu yüzden ebeveynlerin neden çocuklarına ‘Türkiye’ adını koyduklarını, belki de ‘İran’ ve ‘Irak’ koyduklarını sorgular yaştaydım. Çocuklarına ülke adı koyanların bir bölümünün de sevgiden öte bir amaç, bir ideal, bir inat, bir meydan okuma adına davrandıklarından şüphe yok. Bir zamanlar sınır dışı edilme nedeni olan, yakın geçmişte nüfus kütüğüne işlenen, şimdilerde Yargıtay kararıyla tescillenen ‘Kürdistan’ gibi!
Aslında pek çoğumuz için Suriye’nin esas anlamı ‘kaçak/çılık’tı. Ölümüne aşılan ‘mayınlı tarlalar, karakollar, çatışmalar, sakat kalmalar, yakalanmalar’dı. Ama aynı zamanda, hattın diğer tarafından getirilen envai çeşit kumaşların, konfeksiyon ürünü ceket, palto, kefi, tütün yaprağı, kahve fincanları, tabak, çanak, incik-boncuk, çay-kahve ve kendi döneminin elektronik ürünleriydi. Suriye demek, biraz Urfa, biraz Antep, Nizip ama ille de ‘Eligor’/Aligör’ demekti. Ticaret, varlık, zenginlik demekti.

Babam, ömrünün son çeyreğinde tanığı elektrik her kesildiğinde –elbette geceleri, gündüz kullanacak değildik ya!- gayri ihtiyari dudaklarından dökülen cümle: “Yine kaçakçılar sınırdan geçiyor!” olurdu. Aslında sınıra çok uzaktık. Ama yine sınır, hemen yanı başımızdaymış gibi yakın olurdu o esnalarda. Her haliyle Suriye demek, yanı başımızdaki komşu, akraba, hısım, tanıdık demekti.
Bu savaş atmosferinde yazdıklarım garip gelebilir ama aslında, aramızdaki ilişkilerin son demi, sadece ‘Başbakan ve eşleri’ düzeyinde değil, ‘ortak bakanlar kurulu’ anlamında da bu kıvamdaydı.
Tunus’u, Mısır’ı geç anlayan özellikle de Libya’da önce karşı çıkarak sonradan çok geç kalanların telaşıyla davranan Başbakan ve çevresindekiler –siyasetçiden çok birer memura/bürokrata dönüşen bakanlar ve tayin edici mevzilere tırmanmış olan danışmanlar- bu kez erkenden harekete geçmenin şehvetine kapılarak Suriye’ye her yönüyle yüklendiler.

Şüphesiz, ilk ihmal edilen olayın ‘insani boyutu’ oldu. Mealen söylenen, Batı adına yapacaklarımızı, telkinlerimizi ziyadesiyle yaptık, şimdi sıra bir an önce ‘Batılı ortaklarımızın desteği ile Esad’ı devirip Şam’da Emevi Camii’nde namaz kılmakta!’ diye ilan ettiler!
Hem böylece Irak’ın kuzeyi benzeri, Suriye’nin kuzeyi yani yaklaşık 900 km uzunluğundaki güney sınırında Kürdistan diye bir sorun da kalmayacaktı. Yeter ki Batı izin versindi! Ancak Batı’nın Başbakan’la, AKP hükümeti ile aynı fikirde olmaması gibi bir talihsizlik hevesleri kursakta bıraktı. Ne doğrudan ne erken bir müdahaleye ve ne de Rojava’ya (Batı Kürdistan) tampon bölge kurulması planına onay vardı. Hesapta koca bir yanlış oluştu. ‘Sıfır sorundan topyekûn soruna’ uzanan yol, baş döndürücü bir hızla kat edilir oldu.

Suriye ile Türkiye arasındaki krizlerin, sıcak savaşa dönüşmesinin an meselesi olarak basına yansıdığı günlerden bugüne, her yönüyle derinleşen, ancak yakın gelecekte galibinin olmayacağı kesin olarak anlaşılan bir ‘iç savaş’ devam ediyor. ‘Gezi’yle birlikte pusulası şaşan’, Sisi’nin darbesini ‘kendisine yapılmışçasına özdeşleşen’ Türkiye’nin ‘başta silah, para ve eğitim olmak üzere, her türlü desteği verdiği’, hatta yer yer -iddia edildiği üzere kendi adına belki de savaştırdığı- aralarında ‘El Kaide’nin bir kolu El Nusra’nın da olduğu ve ‘mezhebi ilişkiyle şekillenen’ çarpık ittifakın bölgesel belirleyeni oldu. Neyse ki sonraları PYD ve lideri Salih Müslüm ile ilişki kurmanın zorunluluğunu keşfetti.
Ölenlerin sayısı artık yüz binlerle ifade ediliyor. 4 milyonu aşan mülteci. Görece özerlik yaşadıkları halde, sınırları can havliyle geçen on binlerce Kürt. Şüphesiz her Kürt gibi hiç olmazsa Saddam’dan, ‘Baas Partisi’nin Irak kolunun yönetiminden bu günlere uzanan şiddet ve ölüm sarmalında kimyasal ölümün ne anlama geldiğini en iyi bilenlerdenim. Her ne kadar Birleşmiş Milletler Araştırma Komisyonu (denetçiler) Şam’da bulunduğu sırada kimyasal kullanılmasını anlamakta zorluk çeksem de Esad’ın ve ‘Baas Partisi’nin Suriye kolunun yapmayacağı bir iş de değil. Kaldı ki pekâlâ muhalifler de provokatif amaçla kullanmış olabilir. Karşılıklı olması da daha bir mümkün.

Bugün için, esas sorun nerede durulduğu!
ABD, İngiltere, Fransa, çıkarları en çok örtüşen üçlü olarak kendilerince kamuoylarına vicdani bir etki bırakmak adına hevesle hareket ettilerse de önce İngiltere, ‘Başbakanın kırmızı James Bond çantasıyla’ Avam Kamarası’ndaki konuşmasına rağmen sonuç alamadı. Fransa, frene basmak zorunda kaldı. Obama da sözünü yerine getiren lider olarak davranış geliştirme çabasında. Tüm bunlardan en heveslisi de nedense Türkiye!
Herhalde bunu en yalın biçimde dile getiren yandaş medyanın bir kalemi oldu. “Riskse risk! Zaten boğazımıza kadar battık ve başka çaremiz yoktu!” diyerek ortaya koymuş bulunuyor.

Her şey bir yana, Kürt meselesini barışçı yolla çözme çabası çerçevesinde dikkatimizi hiç esirgemediğimiz Başbakan’a sırf ‘gözyaşına saygı’dan yani ‘insani nedenlerle’ sormak gerekir: “On yedi yaşındaki Esma için döktüğün yaşlar, olası bir müdahalede ölecek onlarca, hatta yüzler belki de binlerce Esma için, neden samimi barışçı yol arayışına dönüşmüyor?”

‘Fetihçi, köreltici geleneğin’ bugün için rehber edinilecek, hele Kürtleri ve diğer halklar ile inanç gruplarını yeniden ‘yurttaş olmak’ yerine 21. yüzyılda ‘teba kılacak’ bir cazibesinin olmadığını hatırlatmakta yarar var.