Bazen de böyle

Ama bazen de böyle oluyor, hiçbir şey olmuyor. Her şey bir sessizlik oluyor.
Bazen de böyle

Bazen böyle oluyor. Gece başlıyor, geceden de gece bir gece oluyor. Northgate House’daki komşularım zıbarıp yatıyor. Queen Street tenhalaşıyor. Whistle Oteli’nin lobisindeki aydınlık gölgeler kayboluyor.

Geçenlerde burayı kiralamak için gelen siyahî kadın, yüksekteki bu yatağı pek sevmişti. Kapıdan girdiğinde hiçbir şeyle ilgilenmemiş, izin istedikten sonra merdiveni neşeyle tırmanıp yatağa uzanmış, oradan aşağıya sarkıp, “İnsan bütün gece bu yataktan dışarıyı seyredebilir, öyle değil mi?” demişti. Ama bazen de böyle oluyor, hiçbir şey olmuyor. Her şey bir sessizlik oluyor.

Saat kulesine doğru bir rüzgârın estiğini bilmem neye yarar? Çatılarda yorgun bir isin kokusunu almam? İnsanlar uykuya dalınca, cadde ve sokakları dışarıda unutmamalı!

Parka bakan pencereye geçiyorum bu kez. Camda yağmur damlaları, dallar. Parkın ortasına tuhaf bir nizam duygusuyla dikilmiş pürüzsüz heykel içimden geçen bir uzaklığa bakıyor. “Kara kafalılar”ı pek de sevmeyen bu şehirde varlığımı fark etmiş olmalı. O zaman bu tarafta da bir şey yok. En iyisi yazmak. Yazmak, bir sohbet vehmidir.

Peki yaşadıklarımı kim merak eder, daha beteri yalnızlığımı? Neden yazayım? Burada ölsem, yan dairedeki İspanyol zıpırlar bile fark etmez. Sonra bir sürü bürokrasi. Burada ölmek profesyonel işi. Derdin yoksa öl!

Bu saatte kimseyi arayıp konuşamam. Bütün tanıdıklarım, geceye gömülmüş bu yarıkürede yaşıyor, her yerde saat epey geç –keşke Hintli bir akrabam olsaydı! Bu saatte aramamı yadırgamayacak bir kimsem yok. Bunu fark etmek, bu gerçeğin kendisinden daha acı.

Hiçbir şey yapamıyorsam, eşyalarımı toplayayım bari. Yarın yeni kiracı gelecek. Uzakdoğulu bir Alman! Aksanı yok, bu yüzden çok anlayışlı! Bir gün ünlü bir yazar olursam, bu daireye şöyle bir levha çakılmalı: “Ünlü yazar Cemil Zeki, kirasını ödeyemediği bu dairede ancak dört buçuk ay yaşayabilmiştir!”

Müzik açsam, dans etsem. Kafamda saçma müzikaller, kameraya bakarak gülümseyen büyük ağızlı şarkıcılar. Beynimde otuz yıldır çınlayan “tomorrow, tomorrow, I love you tomorrow” şarkısı ve onun Türkçe altyazısı. Belki en iyisi, Mayakovski’nin “Oblaka u Ştanah/Pantolonlu Bulut”unu okumak olur –tabii ki Sait Maden çevirisiyle. Bu kez de bu şiiri kaç kadına ezberden okudum sorusu geliyor aklıma. O zaman, kötü bir Ateşli Sabır temsili vardı hani, onu düşüneyim. Onu izlemeye mi gitmiştim, devrimci şiddetle tehdit edilen ışıkçı arkadaşı korumaya mı? Tesadüf olmayan tesadüfleri düşüneyim o zaman. Mesela, uçak Paris’e doğru süzülüyor, Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu’nun şu kısmını okuyorum: “Kemerini bağlıyorsun. Uçak yere inmekte. Uçmak, yolcuğun tersidir!”

Dinmeli ve kafatasımdaki dingin uğultuyu dinlemeliyim: Burnumdan soluk aldığımda pul pul yırtılan boşluk. Bir kapının beklediği. Bir yerlerde başlayan sabah. Bir kuğunun çirkin uçuşu. Gözlerini sürekli kırpıştıran bir kargocu. Paslı cıvatalar. “Düşmanın kadar büyüksün” lafı. Kilolarından şikayet eden mobilyacı. Damlayan musluğun huzursuzluğu. Orhan Kemal’in sürekli “pravo” diyen bir kahramanı.

Ama bazen de böyle oluyor. Gece oluyor, geceden de gece bir gece bitmek bilmiyor. Bir daha içine dönmeyeceğim evimde biri beliriyor. Yüksek yataktan inip parka bakan pencereye geçiyor. Oradan incinmiş gibi dönüp eşyalarımı iki büyük valize doldurmaya başlıyor. Sonra yaptığı şeyi bırakıp kendi kendine dans ediyor!


DEM

Bırak beni
Adanıyorum insanlara
Bana
Göğsünü açan kartala
Ben kendi ölümümüm

Abdulvahab El-Beyatî (1926-1999)
Çev. Nuri Pakdil

Selim Temo yazdı. "Carinan jî wisa"