Bir Akşamın Günü

Kimse kısa bir masa ayağını sevmesin, hatta köprüleri bile sevmesin. Ben her yıl o akşama giderim.
Bir Akşamın Günü

Herkesin unuttuğu o akşama gideceğim. Kırlangıçların göç ettiğinin akşamı. Yağmur gibi bir akşam. Bir kadın bir kitapçının önünde beni bekliyor olacak. Onu da o akşama götüreceğim.
Şehirlerin uğultuya dönüştüğü çağda, sözcüklerin sesli harflerini bir güzel ayıracağım. Kuşların kapıldığı bir ormanı hatırlayacağım, suyun eğimini, bulutun gülüşünü. Bir sokak köpeği yaralı arka ayaklarını sürüyerek bir yerin karşısına geçecek. Açık bir kapıdan rüzgârın selamı alınacak. Bir kadın bir tren penceresinden bakacak.

Köprüleri var o akşamın. Köprüleri kim sevmez ki? Bir yerin kuzeyini, iki gölge arasındaki dalgın boşluğu, kısa bir masa ayağını? Kim sevmez ki uzamış tırnağını, gözüne kaçmış kirpiği, bir göl kıyısını? Güllerin kesik kesik kanadığı o akşama kim gitmek istemez ki?

Şehir hemen şurda bitecek. Meraklı bir bahçenin ikindisi başlayacak. Sararmış otlarda bir baharın anısı, hantal kelebeklerde geçkin bir telaş, taşlarda yosun sesleri, yolda yarım akıllı bir dervişin ayak izleri.

Hatırlamak bir yaşama edimidir. Böyle bir andı. Dallar yükten kurtulmuştu, bir seglavî kısrağı sağ ön ayağını nedensiz bir öfkeyle yere vurup durmuştu. Kendisiyle konuşan, “büyümez bu deli” denen bir çocuktum. Kırların yankılı dilini öğrenmiştim. Dünyayı gördüğüm ufuklarla sınırlı bir yer bilmiştim. Misafirperver bir teveğe selam verip geçtim. Sevimli bir öfkeyle akan bir derenin üstünden atlayıp yamacın şarkısına kendimi bıraktım. Rüzgâr görünmez bir gölün buğusunu dağlara taşıyınca oturdum. Kırın efil efil konuşmasına bıraktım kendimi. Uyudum.

Uyanmam gerektiğini fısıldayan isimsiz bir duyguyla uyandım. Saçlarını kafasının arkasından yazmayla bağlamış bir kadın kirpiklerim kadar hızlı biçimde dönüp bana gülümsedi. Uyuyan beni de sohbetlerine katmış olmalıydılar, çünkü bu sırt üstü uzanmış kare benimle tamamlanıyordu. Öbür ikisi erkekti.

Yasak sözcüklerin kederli bir öfkesi vardır. Göğü korkuyla dolduran ağır bir susku dile gelince, işte şu göğsüm o anda kabardı. Orada, o akşamın yüzünde. Varsın bir kadın bir kitapçı önünde beklemesin beni. Varsın benimle o akşama gelmesin. Varsın kimse gelmesin benimle. Kimse kısa bir masa ayağını sevmesin, hatta köprüleri bile sevmesin. Ben her yıl o akşama giderim.

Ne demişti Rousseau, “iyi insan bütün insanları düşünen insandır.” Bunu mu demişlerdi bana bir çocuğun yüzünde bir delikanlının yüzüne konuşurken? Sözlerin billur ışıltısını işte o zaman sevdim. Bir ağacın solgun bir yaprağını hatırlaması gibi tümüyle söze döndüm. Bu yüzden her şehrin kuzeyine yerleştim; Beyrut’tan Oslo’ya, Aachen’dan Rotterdam’a. Nerede olursam olayım, her yıl, sahte pasaportlarla dönüp o akşama gittim. O akşama gitmekte ustalaştım. En gelişmiş cihazlardan geçmenin, en keskin gözlere görünmemenin ilmine vakıf oldum.

Şimdi beni hırçın bir kerpetenle söktükleri akşama yaklaşıyorum. İstersen benimle gelebilirsin, belki beni bir kitapçının önünde bekleyecek kadın sensin. İstersen seni bir çevre aktivisti olarak geçiririm gümrüklerden, pasaport kontrollerinde Padualı bir gezgin şarkıcı, Katarlı bir diş doktoru, Kölnlü bir kuaför, Krakowlu bir küratör, Helsinkili bir doktora öğrencisi...

Oluş diye bir şey var; kırk yaşın belli bir hafifliği, ne olduğunu bilmenin bitirdiği merakı, kaderi öğrenmiş olmanın şaşkınlığı. Ama bir çocukluktur hayatım. Ölmüş bir babanın kokusunun doldurduğu bir ev, yaslı bir annenin kınalı saçları, iki küçük kardeş, tembel bir ineğin sığamadığı avlu, kuzu çobanlığı, atmacaların ağırbaşlı dikkati, o günün akşamı, dağların serin özgürlüğü, birine ağlamanın huzuru, bedenin bir kafesteki direnci, firarın ağır soluğu, özlemin canlı sesi. Ben.

Ben Veli, Hekimhan kırlarında işte böyle büyüdüm.


DEM
Fırat kıyısındaki şehirler!
Palmir’in yolları!
Ve ey çölün ovalarındaki sütun ormanları,
Ne oldunuz?

Friedrich Hölderlin (1770-1843)
Çev. Ahmet Cemal