Bir Sonbaharın Sonu

İyice aşağılanmış on bir erkek, ki onların tamamıydı, kırılgan bir eğriyle bindiler dolmuşa. Kimse kimseye bakmadı, kimse saçların neden kirli demedi. Dışarı baktı, dışarı baktılar. Yüz ruhun bedeniymiş, anladı.

Göğsünün altına sakladığı kalbini aradılar uzun süre. Yere yatırdılar, tekmelediler. Bıçakçı karakolunda bir sonbaharın sonuydu. Her acı gelip onu buluyordu. Adını unutmak için herkes oluyordu.


İyice aşağılanmış on bir erkek, ki onların tamamıydı, kırılgan bir eğriyle bindiler dolmuşa. Kimse kimseye bakmadı, kimse saçların neden kirli demedi. Dışarı baktı, dışarı baktılar. Yüz ruhun bedeniymiş, anladı.


Sözcüklerin kanatlarında bir yüzyılın ettiği, yadırganmış iki kırık kaburga, susmuş olmanın erdemi. Gencecikti, küfrün kıyısındaydı, bel vermiş bir göğün altında; parmaklarında öğrenmenin taze külleri. Dışarıda, eğer burası içeriyse, tepelere kadar yayılan bir keder. Bu kırılmış erkeklikle, gidip yüzüne bakamayacağı bir kadını yoktu, neyse ki.


Çakmak cebinde dağdan yapılmış bir şairin dizeleri: “Stran û befr û agir” (Stran, kar ve ateş). Götürüp loş kahvelerin kuytusunda okuyacaktı, “Kürtçe” diyecekti, “bakın bu Kürtçe.” Bir kimliği olacaktı, belirgin bir özelliği. Bıçakçı karakolunda, bir sonbaharın sonuydu; efendi neymiş, anladı.


Bu daha ne ki Süleyman, bu daha ne ki?


Bu yolu daha kaç kez görecek gittikçe beyazlaşan dolmuşlardan? Yaşıtları bond çantalarla dolaşacak, herkesin bir hayatı olacak, onun bile. Neftî metropollere esmer bir leke diye karışacak, bu kırgın kaburgalarıyla. Kadınlara söylenen yalanları öğrenecek, herkesin unuttuğunu hatırlayacak boyuna, sebepsiz yere ağlayanlara sebepsiz yere ağlayacak.


Eğer burası içeriyse, tarlalardan pamuk sapı toplayan kadınlara baksın şimdi. İçeride en çok kırılan, şoför, yavaş sürüyor daha geç bakmak için kadınının yüzüne. O kadının yüzü, bir aynaya döner hele görünce. Kadınlar ama dizi dizi, öbek öbek kadınlar, çölden türemiş çekirge orduları gibi pamuk sapı topluyorlar. Siyah urganlarıyla dağ kadar sapı yükleniyorlar güvenmek için uzun bir kışa.

Dawiya Payîzekê



Batman bir tepenin ardındadır, hangi taraftan gidersen.


En kırılanları, şoför, fırlıyor birden. O mu, bonoları bitmemiş dolmuşu mu çarpıyor bir canlıya? Bir şüpheyi savmak ister gibi, telaşla, asfaltı yararak geçen dev bir panzeri gösteriyor, ondan sıçrayan kuş gibi bir bedeni. Bir çul gibi düşmüş yolun sağına. Herkes bir oluyor birden, o kendi oluyor. Bir sonbaharın sonunda, bir çocuk nasıl ölür, anlıyor.


Siyah urganları boynuna dolanmış bir kadın, çıkıveriyor. Bir bakışı yok, orada olmamaya benziyor, rüzgârın bir köşede birikmesine. Herkes gibi geliyor oraya. “Oğlun bu” diyorlar, bir tepki vermiyor. Herkesin baktığı oğula bakıyor nice sonra, ona herkesten daha yabancı.


Biri yetişiyor oradan, sarkık memeli biri, “bunlar taş kadar sağır, ağaç kadar dilsizler” diyor. “İki çocuğu daha var, tarlanın aşağısında” diyor. “Yazık” diyor, “o bilmez, ben ağlayayım onun yerine.”




Bu daha ne ki Süleyman, bu daha ne ki?

Bir gün, böyle bir gündü o da, bir sonbaharın sonuydu; Bıçakçı karakolunda güvercin göğüslü, tekmelenmiş bir çocuk, daha da büyüdü. Vardı görmek için gözleri, ellerindeki küller soğuktu, göğsünün altına sakladığı kalbi çiğnenmişti. Ölü çocuğa bir çul gibi sarılanların arasına karıştı. Huzur mahallesi, sineklerin üşüştüğü at ölüsünü geçince, solda. Havayı dolduran yoksulluğa ait bir kadın, annelik bilgisi olmayan bir kadın, adını bilmediği yasını ortasından lağım akan bir sokağa devretti.


Eğri büğrü kafalı çocuklar çıktı eşiksiz evlerden. Çoğaldıkça birbirine sokulan çocuklar. Yasa bakarak öğrendiler ne olmuşsa. Gözleri, çakmak cebinde saklanan şiirler gibi öfkeli. Üstlerinde çoktan geçmiş bir mevsimin giysileri. Ayakları uzun patikaları hatırlar.


Bıçakçı karakolunda, bir sonbaharın sonunda, göğsünün altına sakladığı kalbini ve çakmak cebine koyduğu şiiri bulamadılar. Ağlak kaburgalarıyla çürük meyvelerin satıldığı pazaryeri içinden yürüdü Göktaksi’ye. Şehirde fısıltıyla dolaşan bir hesabı duydu, sıvasız evlerden yükselen kırgın mırıltıyı, küçük dükkânlardan sızan kızıl köpüğü. Dedi, bu şehir, o şehirdir. Dedi, bu şehirde dolaşan ölümün nesiyim; sağ kalsam uzun bir tanıklık, ölsem bir mevsimin bittiği.


Bu daha ne ki Süleyman, bu daha ne ki?

DEM
akşamlara doğru yürümenin yoruldu adımları,
buz tuttu hayallere giden
bütün yollar…

Fatma Savci (1974-)