Can kulağı

Burada aşırı akıl her şeyi nesneleştirmiş. Bitmek bilmez bir deneyin içindesin.

-Bir kiracı evini sevmemeli!

-Orta sınıfı yadırgamayı nerede öğrendim? Ben orta sınıf bile değilim ki, işsiz güçsüz bir adamım. Ama içimde sürekli bir aşağılama duygusu var. Önceki hayatımdan kalmış olmasın? Annemle babam birbirlerini Monte Carlo’daki bir av partisinde tanımış olabilirler bu durumda. Babam York Dükü olabilir, annemse Bavyera Prensesi. Müziğe yönelik ilgim ise, Fransız piyano hocam Mme Celesse Paisible’den kalmış olmalı.

-Hata senin değil, hayatın kendisi trajik!

-Kahvaltı fiyata dahil diye şu masadaki adamla kadın tam on dört tane yumurta aldılar. Bu mevsimde alerji de yapar o, kokar. Okuduğum klasiklerden oluyor bu bak, anladım, bu avam bedende bu asil ruhun nedeni klasikler. Mesela 19. yüzyılda, Rusya’daki at bakımı hakkında bilmediğim şey yok. Uşaklara nasıl davranılır, Paris-Berlin-Varşova-Moskova treninde birinci mevki bilet fiyatı nedir, 1867’nin Petersburg’unda neler modadır, sor söyleyeyim. Ama öğrenemediğim şeyler de yok değil. Mesela kançılarya ne demek, redingot nedir? İnsan evladı olan çevirmen, baldırı çıplaklara tahayyül edebilmeleri için bu tür şeyleri dipnotta verir, öyle değil mi?



-Okuduğun ilk kitap senin kaderindir!

-Bazen gerçekten de çok sıkılıyorum. En büyük lüksüm gitmek. Sorduğum soruları kimse cevaplamıyor. Hayat çelişkilerle dolu. Bak mesela, Arizona Rüyası’nda amca Jerry Lewis gece yarısı fenalaşıyor, hastaneye götürecekler, ama ambulansın elektronik saati 15:30’u gösteriyor. Önemli değil mi bu sence? Kimi kandırıyorlar? Gerçi sonra uçuyor ambulans!

-Bana öyle geliyor ki bana öyle geliyor!

-Biriyle çok uzun zaman geçirince onun gibi gülmeye başlıyorsun, jestlerin, mimiklerin benzeşiyor. Böyle keşiflerim var işte, bunlar keşifse. Dün gibi aklımda, bak, elma çayını kime benzeyerek sevmeye başladım, söyleyebilirim. Söylemeyeyim en iyisi, hiçbir şey söylemeyeyim. Ben burada yokken her şey belirlenmiş zaten. İçi bomboş bir odada büyüdüm oysa, somut hiçbir şeyi tanımıyorum. Eşyaları bilmem, bir evin neden kapısı vardır, anlamam. Yıllar önce tarihte barbarların rolü yerleşiklerden daha büyüktür demiştim. Çünkü barbarlar yozlaşan medeniyetleri yıkarlar. Barbar bile değilim, belediyenin bursuna mecburum.

-Tek cümlede her şeyi anlatamıyor olabilirim!

-Okyanusta yüzmenin insana kattığı çok şey var, var olmadığını anlıyorsun mesela. Ama vadesini dolduran bu yığın içindeki olmayan bedeninin diplerinde o kadar çok yara var ki. Tanrı’nın bizi yeniden yaratması lazım diye düşünüyorum, olmamışız çünkü. Bu kez, bir deneyim de olduğu için, aynı kusurları tekrar etmez diye umuyorum. Çok yoksul var, çok açlık var, çok ölüm var bir kere; ben çok etkilenirim, dilenci görünce ağlayan adamım. Oysa klasiklerde hep acımasızlık var, değil mi? Niye o kısımları bir tür ayıplama duygusuyla okudum ki? Hep o Prens Mişkin’in kusuru bunlar. Kahrolsun klasikler!

-Her şeyin içinde her şey vardır!

-Rüzgârın bu okyanusa söylediği bir şey yok. Soğukkanlı bir kıta bu. Her şey genel bir ilke çıkarmanın nesnesi sanki. Burada aşırı akıl her şeyi nesneleştirmiş. Bitmek bilmez bir deneyin içindesin. Tepende bir yerde dev bir mikroskop da vardır, kesin. Çok küçüldüm burada, çok küçüğüm. Ağaç dallarından yaptığım atlarım öldü.

-Beni bu kadar dikkatle dinlemen o kadar iyi geliyor ki.

-Buraya birbirimizi daha iyi duymak için gelmedik mi zaten?

DEM
Boğulmak benim hünerimdir

Yağmurlara uzak o topraklarda

De ki öldü bu adam

Halk diktatörlüğünün birinci yılında!

Ahmet Erhan (1958-2013)