Cumhuriyetin florası

Ölmeyecek kadar ekmek, donmayacak kadar kömür, gülmeyecek kadar demokrasi.
Cumhuriyetin florası

Hemen herkesin “kılıç-kalem” ikiliği üzerinden tarif ettiği fetih-iktidar ilişkisini Atatürk, “kılıç-saban” üzerinden tarif etmişti. Cumhuriyetin solu, tarım ülkesi, kendi kendine yeten ülke pratiğini benimserken, Cumhuriyet’in sağı, reaksiyoner bir tutumla, bir sanayi ülkesi kurmaya girişti. Menderes dönemi, cami etrafında oluşan klasik Müslüman mahallesinin yerine fabrika etrafında oluşan mahalle modelini getirdi. Erbakan, yıllarca ağır sanayi masalını okudu. Özal’ın iktidarı boyunca fabrika temellerine döktüğü sembolik harç, pek sevilen ölçüt ile, Kıbrıs toprağı kadar olmuştur. Cumhuriyetin sağının sanayi ülkesi hedefi, şimdilerde finans kapital ülkesine ulandı; bu yüzden Erdoğan, Özal gibi temel atmaz, açılış yapar!

Burada cumhuriyeti, doğa ve flora üzerinden okumayı deneyeceğim. Cumhuriyetin işe başlarken, önemli bir bölümü Müslüman olmayan İstanbul burjuvazisi yerine Anadolu, özellikle de Ege burjuvazisiyle ittifak kurmayı yeğlediğini hatırlamakta yarar var. 17 Şubat 1923’te, İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde büyük toprak sahipleri lehine kararlar alınmıştı. 1925’te, taşrada sermaye birikimini engelleyen aşar vergisi, 1926’da ise mirî toprak sistemi kaldırıldı. “Köylü milletin efendisidir” sözü, boş laf olarak kaldı. 1947’ye gelindiğinde 19 milyon dönüm arazi, CHP’nin merkez ve taşradaki yöneticilerine çoktan peşkeş çekilmişti. Bu yüzden DP’ye kadarki cumhuriyet edebiyatında toprak reformundan söz edilmez. Bunun yerine köylülerin çalışkanlığı, tarımda makinalaşma öne çıkarılır; eğitim alanındaki kadın öğretmen ikonu, taşra için üzüm gözlü, mahcup köylü kız şeklinde yinelendi.

Cumhuriyet elitleri, Orta Anadolu bozkırının ortasındaki Ankara’yı pek de sevmemişlerdi. İlk elden kafalarındaki doğayı yaşamaya giriştiler. Dikmen’den Keçiören’e kadarki bölgede, Avrupalı aristokratlar gibi atlı gezintiler yaptılar. Aslında yönetici elitlerin Avrupa doğasına hayranlıkları, oradan gelen manzara resimleriyle başlamıştı. Geniş ve ferah Orta Avrupa kırları, bu nazik ruhların düzenlenmiş ve düzenlenmemiş doğa zevkini belirlemişti. Bu yüzden Hyde Park’ı, Bolognia Ormanları’nı Londra ve Paris sakinlerinden daha iyi bilirler. Sözgelimi Ahmet Mithat, Paris’i görmeden yazdığı Paris’te Bir Türk romanında Bolognia Ormanları’nı çok canlı bir şekilde anlatır. Teodor Kasap’ın, Fransız bir dostunun, “Paris’i en güzel anlatan kişi, Ahmet Mithat’tır” sözüne karşılık olarak söylediği, “O Paris’e hiç gelmedi” sözünün mezkûr Fransız üzerindeki etkisi tahmin edilebilir. Ahmet Mithat daha sonra Paris’e gider, uzun Avrupa gezisini kalın Avrupa’da Bir Cevelan’da yazar, elbette Bologna Ormanları’nı da. Ancak bu kitaptaki anlatım, görmeden yazdığı anlatım karşısında sönüktür.

Orta Avrupa doğasını Recaizade’den Karaosmanoğlu’na kadar takip etmek mümkündür. Kendini Avrupalı addeden devlet de belli bölgelerdeki dağları, vadileri ve her taraftaki karakol, kampüs, valilik ve adliye bahçelerini bu zevke göre düzenler. Seçkinler arasındaki bu merakı avam arasında da takip etmek mümkündür. Kasap tezgâhlarının arkasında Alp Dağları manzaraları vardır mesela. Tok, gürbüz, mutlu ineklerin dolaştığı bu manzaralar Erzurum ovasına benzemez pek. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’mızın bir süre önce gündeme getirdiği “Türk ineği projesi” de kökü Tanzimat’a kadar giden bu ince ruhun yansımasıdır işte!

Kendir-kenevir, şeker pancarı, susam, çavdar, arpa, burçak, fiğ, yonca, haşhaş; ilk cumhuriyeti bu bitkiler ve çam ağacıyla özetlemek mümkündür: Bu bitkilerin büyük bölümünün ortak özelliği, hem insan hem de hayvanlarca yenebilmesidir. Çam ise, ürün vermez, toprağı somurur, cumhuriyet gibi! Bu bitkiler fazla özen istemez, kırda bayırda yetişir. Ona fazla su ve gübre verilmez, hasada kadar kurumasın yeter; halk gibi! Elitlerin halen de kısıtlardan söz etmesinin bir nedeni bu olmalıdır: Yani ölmeyecek kadar ekmek, donmayacak kadar kömür, gülmeyecek kadar demokrasi.

Cumhuriyetin florası, kurucu ideolojinin halkı nasıl görmek istediğinin özetidir, denebilir. Bu konuda da cumhuriyetin sağı ve solu birbirinin karşıtı değil, devamıdır. Gelen her iktidar işte bu gastronomik meşruiyete yaslanır.

 

DEM

Despotların eliyle milletin başını ezerler,

Bir de acımasız bir “aydınlık” boca ederler.

Osman Sebrî (1905-1993)

Çev. S.T.