Dijwar'ı avutmak

Sözcüklerin gereksiz vurguları, saçma heceler, ayıplı sentaks, kendi anlamına gelmeyen sözler.
Dijwar'ı avutmak

Yüzünde iki uçurum var. Görmedim, ama biliyorum, yetim çocukların gözleri birbirine benzer.

60’lı yaşlara doğru yürüyen amcası, elini kalbinin üzerine koyup “burası Rojava’ya git diyor” cümlesinden sonra elini bu kez kafasına götürüp aynı cümleyi farklı kuruyor: “Burası, onlarca insandan sorumlusun, kal diyor.”

Sonra, yine, büyükçe telefonunu çıkarıp fotoğrafını buluyor Dijwar’ın. Masadaki herkese gösteriyor. Bana dönecek gibi olunca, mutfakta bir şey unutmuş gibi telaşla kalkıyorum yine. Dijwar’ın yüzündeki iki uçurumu görmeye gücüm yok. Görmedim, bakmadım da, ama biliyorum.

Üç gerilla kardeşi öldürülmüş. Öldürüldükleri yerlerin fotoğraflarını gösteriyor bu kez, tek tek. Mutfaktan bir şey olmayan bir şey daha getiriyorum!

Dijwar, öldürülen kardeşlerinden birinin oğlu. Yüzünde iki uçurum var. Görmedim, bakmadım da. Gece inmiş şehre, denizi merak ediyor. Deniz büyük bir sudur diye biliyor. Amcasının gelip onu deniz kıyısına götürmesini bekliyor. Amca konukseverlik için çok müteşekkir, ama şimdi kalkıp ona gitmeli. Tabii diyoruz, o daha önemli.

Dijwar daha önemli.

Toplu bir cinnet yüzünden cennetini kaybetmiş. Çok haklı ağızlardan çıkan sözler, gidip ona da çarpmış. Belki bir gün o çok haklılara soracaktır: “Hangi kutsalınız babamın saçlarımı doyasıya okşayamamış ellerinden kıymetliydi?”

Bir anne bakışını nasıl kaybeder, anlıyorum. Yorgun bir ev kadını moduna giriyorum. Böylece az anlamış, az ağlamış olacağım.

Bardağın dibinde kalmış çayı daha yavaş içiyor amca. Biraz daha oturmak istediği için değil. Dijwar’ı bekletmek için değil. Bir şey olan bir şey için değil. Bir ağırlık var havada.

Masadaki herkesin hikâyesini önemsiz bir ayrıntıya çeviriyor Dijwar’ın gece gece denizi görme isteği. Deniz görmüş herkesteki görmeyi değiştirecek belli ki. Sudan dağlar görecek o karanlıkta, tuzdan yamaçlar, balık pullarından yollar, köpükten zirveler. Yüzündeki iki uçurumla birleştirecek, suyun tenini yüzüne sürecek. Dünya atlasında gördüğü meridyen çizgilerini arayacak.

Zorunlu misafiri olduğumuz “medenî” ülkedeki geçici misafirimiz. Dijwar. Saçlarına deniz rüzgârı değsin istiyor. Hangi pencereden apartman kapısının göründüğünü bilmediği için incecik bileklerine basarak o pencereden öbür pencereye geçip duruyor. Bir orta sınıf semtindeki büyükçe eve sığmıyor. İçindeki sabırsız denizi oradan oraya taşıyor. Yüzündeki merak mavileşiyor. Görmedim.

Bir ağırlık var havada. Akmayan bir zaman. Koyulaşan bir gece. Birbirini dinlemeden ne dediğini anlayarak baş sallayan insanlar. Göz göze gelmeyen insanlar. Masanın üstünde tuhaf ayrıntılar keşfeden insanlar. Sözcüklerin gereksiz vurguları, saçma heceler, ayıplı sentaks, kendi anlamına gelmeyen sözler.

Çaylar soğuk, ama tazelenmeyecek. Amca kalkamayacak. Ben mutfağa geçemeyeceğim. Dijwar camdan yansıyan yüzünü fark edecek. Deniz uykuya hazırlanacak. Sözcükler esneyecek. Sessizlik koyulaşacak. Masadaki birinin cevabı daha zor olan şu zor soruyu sorması beklenecek:

-Dijwar’ı avutmaya hangimiz gitsin?

DEM

Sen nasıl teselli edebilirsin beni

sen, tesellim olan?

Varlığının özünü sevdiğim

küçük ayaklarının izlerini bıraktın

ruhuma

kıyıların ıslak kumlarında kalan

Gunnar Ekelöf: 1907-1968

Çev. Hüseyin Baş