Efendinin sonu

Kendine döndükçe kendisine dönüşen bir algı, anlama ilmi, ağırbaşlı bir sabır, dalgın bir direnç dili, bir yerden yukarıya bakma terbiyesi.

Efendi, yukarıdan bakan bir şeydir, ufku olmayan bir uzaklığa dalar. Hele bizi anlatırsa tadından yenmez. En yumuşak ve yüksek koltukları onun için hazırlarız. Ona acılarımızı, kültürel zenginliklerimizi anlatırız; o ise, gönül alıcı bir şaşkınlıkla nasıl ve ne zaman duyduğunu anlatır.

Onun için egzotik canlılar gibiyizdir. Gözlerimize değil, geniş burunlarımıza, birleşik kaşlarımıza bakar. Aklımız bize yük iken, günde beş vakit akıl verir bize. Bu bitmeyen akıl rezervi, muktedir için harcanmaz. Muktedire şunu söyler sadece: “Bak, bu köleleri şu şekilde kullanırsan daha fazla kazanırsın!”
O, divanda yetişmiştir. Refleksleri, öğrenme sırası, analitik şuuru, mazeret sosyolojisi, siyasî görgüsü divanın isterlerine göre değişir. Bu yüzden dün Cudi seferinde “kahraman asker”lerle karavana sırasına girerken bugün ana kamplarına dönen “erdemli gerilla”ları karşılar. Dün “O kekodur, kandırırız” dediğine bugün “büyük lider” der.

Kölesi onun sahip olduğu hakları almaya görsün, pek hümanist gözlüğünü burnunun ortasına kadar indirip asıl sorunun cennet, tam demokrasi ya da devrim olduğunu söyler. Onu bir harita başında, güvenliği alınmış yüksek bir kürsüde, yiten efendiliği hatırlatan bir nobranlıkla konuşurken buluruz.



O, dilin sahibidir. Bize öğretmediği bir sentaksı deşer. Bu yüzden hep yanlış anlarız onu. Bu yanlış anlama durumu onu küçültürken bize bir kimlik verir. O aslında ne olduğumuzu bildiğini sanır, bize ise onun efendilikten çektiği sıkıntıyı anlamak düşer!

Hele bir tür belediye görgüsü olan siyasetimiz bayılır divanda yetişmişlere. Uykusunu almış öğle uçaklarıyla davet eder. Tepeden tırnağa kendilik duygusuyla dolan bize ise, bir gram kıymet vermez. Toplu fotoğraflarda arkaya dizer. Boyumuz kısa olduğu için tarihe geçemeyiz! Partimizin, biz söz konusu olduğumuzda, canı burnundadır hep. Mayakovski’nin kendi partisi için söylediği gibi, ne zaman uğrasak toplantıdadır. Her toplantı başka bir toplantı düzenlemek için düzenlenmiş bir toplantıdır ve düzenlenecek toplantı için kısa zamanda yeni bir hazırlık toplantısı düzenleme kararıyla tamamlanır.

Neyse ki bu noktada doğaüstü bir mekanizma çalışır; zira bir “kendinde akıl” vardır ve iki üç yılda bir patlak veren krizleri düzeltir. Bir tür dışsal akıldır bu; ne olduğunu, nasıl işlediğini kimse bilmez. Tahminime göre, yüz yıllık lanetli bir kaderden çıkarılmış bir tür bilgidir. “Hayır” cevabı üzerine kurulmuştur, daha doğrusu “hayır” cevabından oluşur. Zamanında “evet” denmiş her sonucu ısrarla vurgular, meşruiyetini bütün evetlerin ulandığı felaketlerin canlı anılarından alır. Bir tür işkence görgüsüdür, buna göre doğruyu bile onaylamak, irade teslimidir. Bizi felaket birleştirir.

Efendi bizi bir “ideal” üzerinden kurmuştur. Dünkü ideal, ona biat etme idi, bugünkü ideal ise, kusursuzluktur. Ne zaman bir kusurumuz olsa, “ama böyle de olmaz ki” diye mızırdanır. Bir oy verecek olsa, ilk kusurda gelip partinin anahtarını ister. Onun müttefiki, din kardeşi ya da yol arkadaşı değil, düşünme ve eleştiri nesnesiyizdir. Bu şekilde “kusursuz” olarak kalır.

Bizi feodal, solcu, demokrat, milliyetçi, aşiretçi, dinci diye tasnif eder. Bunu yaparken kendini “yekpare” sayar. Bize birbirimizi afiyetle yedirirken köşesinde iktisadî bir sorunla filan uğraşır. Bizimle paylaşmadığı iktidarın fena bir şey olduğunu dikte eder. Bir gram nimetini görmediğimiz iktidarı reddederiz biz de. 19. yüzyıldaki toplumsal ilişkiler ağında yaşarken kendimizi 24. yüzyılda yaşıyormuş addederiz. Fena bir şeydir iktidar, hem zaten hazırı var!

Yalnız efendinin anlamadığı, anlamasını da istemediğim şey şudur: Daha önce zor aygıtıyla zihnini belirlediği toplum yüz yıllık hikâyesinden bir dinamizm çıkardı. Ne kadar manipüle edilirse edilsin, ağır aksak da olsa bu dinamizm özüyle buluşuyor. Dolayısıyla efendinin başvuru kümesi, sözcük dağarı, ideolojik aygıtları, zor kurumu hükmünü yitirdi. Dağlardan, dar sokaklardan, küflü odalardan, sıvasız parti temsilciliklerinden, kanlı sınırlardan, tıklım tıkış yüklüklerden, havasız ahırlardan, karın örttüğü damlardan yayılan şey, toprağına ait bir devrimdir. Kendine döndükçe kendisine dönüşen bir algı, anlama ilmi, ağırbaşlı bir sabır, dalgın bir direnç dili, bir yerden yukarıya bakma terbiyesi.

Efendi iri harflerle konuşsun varsın, biz özgürlüğü imâ ile geçmeyeceğiz majesteleri!

DEM

Kazıyalım küçültücü hasedin

kökenlerini; güç verelim körpe ruhlara

ciddi çalışmalarla! Soylu çocuk

ata binmeği nerden bilsin, eğitilmeden?

Q. Horatius Flaccus: M.Ö. 65-M.Ö. 8

Çev. Türkân Uzel