Sinê sokaklarında

Bu kadar büyük şairler yetiştirmiş şehir sokaklarına aittir ve ben eşiklerden geçen bir turist değilim.
Sinê sokaklarında

“Bazarçe-i Kitab” (Kitap Pazarı) yazısı çağırıyor içeriye. Bir hayalin içine. O hayalin içinde Mewlewî’nin divanının birkaç edisyonu, Wefayî’nin, Welî Dîwane’nin kitapları var. Daha önce tek tük beyitlerini orda burda bulduğum şairlerin bütün şiirleri elimde şimdi.

Şu PDF Çağı’nda kitap aramanın anlamı kaldı mı, diye soran olabilir. Bence var. Kâğıdın ruhu var çünkü. Borges, “artık yaşlı bir adamım ve muhafazakâr bir partiye oy veriyorum” demiş ya, o hesap. Kitap bahsinde muhafazakârım. Kahrolsun PDF! Hem aradığın PDF’yi bulursun, aradığın kitap seni arar bulur. Ben “ehl-i kitab”ım!

Dönek olmanın yolunu tam kapatmış olmayayım ama, ömrünü solcu kalarak tamamlamaya niyet etmiş biri olarak en çok dinci kitapevlerini severim. Kültürel Müslümanlıktan değil, bir saçmalık olan sosyal demokrat hümanizmadan hiç değil, ama Molla Câmî bana Voltaire’den daha yakın. Saçında yarım kilo jöle olan kitapçıdan hemen çıkmamın nedeni de bu. Nur yüzlü amcanın dükkânının diplerinde unutulmuş kitaplar, tükenmiş baskılar, kebikeçin koruduğu sayfalar, selüloz tiryakiliğine iyi gelen koku; bir mecânin-i kütübe derman cinsinden. Kitapçı amcanın yıllardır dönüp bakmadığı kitaplardan azamî kâr elde etme girişimi de anlaşılır bir şey. Bilindiği gibi kitapçı kazığı etiğin konusu değildir!

Mehabad’da olduğu gibi Sinê’de de sokak kitapçıları var. Eski kitapların dirilme odası diyeceğim onlara. Bir kitaba önce başkasının elleri değmişse, kıymeti artar. Ama hiçbir şey, yolun karşısına geçerken “Çapî Mewlewî” (Mewlewî Matbaası) tabelasıyla göz göze gelmek kadar güzel olamaz. Batı şiirini tanımadan “modern” öğeler kullanmış Mewlewî bu. Jîn’den Musavver Muhît ve Servet-i Fünûn’a İkinci Meşrutiyet sonrası Kürt ve Türk edebiyatlarında önemli yeri olan Pîremêrd’in (Süleymaniyeli Tevfik) en sevdiği şair. Nitekim onun Goranî divanını 1935’te, sanırım, Soranîye çevirmiş. 1926’da iki oğlu ve eşini İstanbul’da bırakıp Silêmanî’ye dönen Pîremêrd. Buradaki gazete ve yayınevinin hem mürettip, hem dağıtımcı, hem yazar, hem editörü olan büyük edebiyat ve dil emekçisi.

Doğu Kürdistan’da yemekler berbat. Gerçi ben de gurme sayılmam, uzun öğrencilik yıllarımda dünya yumurta ve makarna rezervinin önemli bir yüzdeliğini tüketmiş adamım. Ama gaz ateşinde kebap ve alkolsüz bira çekici gelmiyor!

İran devleti Sinê’nin adını Senendec diye değiştirmiş de dinleyen kim? 284 bin maddelik Kürtçe-Farsça sözlüğü de edinen biri olarak Sinê’de, Erdelan mîrliğinin başkentinde benden iyisi yok. Şimdi bu mîrliğin kışlık sarayına giriyorum. “Xanî Kurd” (Kürt Evi) adıyla müzeye çevrilen sarayı, izleyenler, Behmen Qubadî’nin “Nîvey Mang” (Yarım Ay) filminde görmüşlerdir. Gerçi yönetmenimiz oranın içini “tabakhane” olarak gösteriyor bir self-oryantalist olarak! Ama öyle değil, muhteşem bir müze. Hemen girişte şair Mehwî’nin büstü var. Avlusunda ise Asya’nın ilk kadın tarihçisi diye anılan, aynı zamanda büyük bir şair olan Mestûre Kurdistanî’nin soluğu çarpıyor yüzüme.

“Kurd Notables Part” (Kürt Seçkinleri Bölümü) salonunda Selahaddin Eyyubî’den son Erdelan mîri Emanol Xan’a siyasetçiler, fizikçiler ve şairlerden oluşan on kişinin büstleri var: Şair-araştırmacı Mahî, hattat Kelhor, fizikçi Muzaffer Partoma, çevirmen Muhammed Xazî, şair Nalî, şair Şêx Riza Telebanî, edebiyatçı Mecdî, hattat Molla Huseynî Hezîn.

Anlamaktan yorulmuş dizlerimle sokaklara dönüyorum tekrar. Cihangerdi Oteli’ne kadar yürüyeceğim. İran devletinin Kürtlere karşı yürüttüğü vahşi politikaya karşı olağanüstü bir kültürel direniş var. Kürtlük olağan bir şey, burada. Herhangi bir meslekten herhangi biriyle Kürtçe dışında bir dil ile iletişim kurmaya çalıştığında, ilk cümlesi “lehçelerimiz farklı olsa bile Kürtçe konuşalım, farklı sözcük ve cümlelerin aktaramadığını ‘hâl dili’ tamamlasın!” oluyor.

Yugoslavya iç savaşındaki tutumu yüzünden çok yadırgadığım Peter Handke’nin, her uzak şehirde aklıma gelen harika bir sözü vardır: “Bir eşikten geçerken acı duymuyorsan, artık bir turistsindir!” Belki “acı” değildir o, çevirmen öyle yeğlemiştir, ben “empati”yi yeğleyeceğim. Aklımda Lingis’in “Susturulmuşlar”ı, dünyanın en güzel yükü olan kitapların ağırlaştırdığı adımlarım; özetim şu: Bu kadar büyük şairler yetiştirmiş şehir sokaklarına aittir ve ben eşiklerden geçen bir turist değilim.

Otelde, her uzak şehrin otellerinde yaşadığım şey tekrar edecek birazdan. Kazakları, tişörtleri, iç çamaşırları poşete koyup odanın bir ucundaki çöp kutusuna bırakacağım. Kitaplar ne kadar çok olursa olsun, bir çantaya sığmalı!

DEM

Medet ya Ali, art arda sefere meyleder

Bir menzilden bir menzile, ta geceye kadar

Mewlewî (1806-1882)
Çev. S.T.