Temmuzun sesi

Bir Temmuzun ikinci günü, kalın kaşlı Aleviler zehir soludu. Bütün 90'lar boyunca, arkadaşlarımızın cenazelerine gittik. Sağ kalmamız, gerçekleşmiş bir ihtimaldi. Benim şair abilerim arkadaşlarının yasını tuttu.

İlk şiirim, 1993 Temmuzunda yayımlandı, İnsancıl dergisinde. Özgür Gündem’in kültür-sanat sayfasında, derginin Temmuz sayısında şiirleri yayımlananlar arasında adım “Selim Tema” şeklinde yazılmıştı. Ne önemi vardı, çıkmıştı işte. Heyecanla kalktım, köyden karayoluna kadar yürüyüp dolmuşla Batman’a gittim. Dergi sadece Peron bayiine geliyordu. Üç nüshayı da aldım. Ama sevincimi paylaşacak kimsem yoktu!

Dergide adım doğru yazılmıştı. Kitaplarıma almadığım “Resmini Çizemediklerim” adlı manzumemi köye varıncaya kadar durup durup okudum. Ankara’dayken, şiir yazdığımı bilen arkadaşlarım, Sivas’ta düzenlenen “şenlik”e katılmamı önermişlerdi. Ama daha tek bir şiirim yayımlanmamıştı, bu yüzden katılmamıştım. Yine de Ankara’da kitabevlerine, parklara asılan şenlik afişindeki kalabalık listeye bakıp bakıp iç geçirdiğimi hatırlıyorum. İçlerinden en çok Hasret Gültekin adında duruyordum. Benden bir yaş büyüktü, ama o yaşa onlarca eser sığdırmıştı. “Gece ile Gündüz Arasında” albümünü ne çok dinlemiştim, bir de “Nevroz” bestesini –“w” yasaktı. 

Metin Altıok’u, küçük yayınevlerinden çıkan harika şiirleriyle bilirdim. Bir de ilk şiirini tabii, 1968’de sanırım, Soyut dergisinde çıkmıştı; “Ay Üstüne Çeşitlemeler.” Ankara’da hiç görmemiştim onu. O zamanlar şairlerin tek tük fotoğrafları olurdu. Şairi o fotoğraflardaki açılardan görmeyince tanımak güçtü.  

Behçet Aysan’ı da hiç görmemiştim, bir arkadaşımın amcası olan Uğur Kaynar’ı da. Diğer sanatçılar İstanbul’dan geçmişlerdi oraya, İstanbul’u hiç görmemiştim.  

Eve varıp ıslak tütün kokan uzun salona girince, televizyondaki uğultu çekti dikkatimi. Afişte adı olanlar ve olmayanlar kör nefretin ateşi, devletin harıyla yüz yüzeydiler. Gençliğimizi cehenneme çeviren kadro iş başındaydı.  

Dergilere bir daha dokunmadım. Tarlada çalışarak geçen uzun bir yazın ardından Ankara’ya döndüğümde ise, şair abilerin ne kadar kırgın olduklarını fark ettim: Ahmet Telli, Akif Kurtuluş, Mahmut Temizyürek, Ali Cengizkan, Şükrü Erbaş, Yılmaz Odabaşı, Hayati Baki, Abdülkadir Budak, Hüseyin Atabaş, Adnan Satıcı, Özgen Seçkin. Hele güzel Ahmet Erhan abim. Sürekli Behçet demesi, Metin demesi, zehir gibi geceleri hançer gibi alkolle doldurması biraz da bundandı.  

Hayati hoca içindeki hümanisti yordu. Adnan’ın sesi kalınlaştı. Özgen abi, bir ağaç gibi yoruldu. Bir türlü abi diyemediğim Mahmut ile Akif, sözcüklerini dağladılar. Ahmet abi uzaklara bakakaldı. Abdülkadir abi, incecik bir gömleğe gömüldü. Ali abi akademiye sığındı. Şükrü abi binlerce kez “neden” diye sordu. Yılmaz abi vahşeti soludu. Hüseyin abinin mavi gözleri soldu. Ankara’nın bütün yakışıklı şair abileri dehşet içinde, öldürülen arkadaşlarına yandı.  

Kitaplardan, dergilerden, şiir kartlarından, kitap ayıraçlarından, koyu çaylardan, ağır çantalardan, alınganlıklarından bildiğim abiler, Ankara’nın bozkır rengine döndüler giderek. Solgun, çiçek bozuğu yüzümle baktım onlara. Şiirlerindeki inanç ve umut, kederli sözcüklerle yer değiştirdi. Hemen yaşlandılar. Sarhoş olunca Xançepekçe konuşan Adnan ile güzel Ahmet abim, yaşlanmayı beklemeden öldüler.   

Bir Temmuzun ikinci günü, kalın kaşlı Aleviler zehir soludu. Bütün 90’lar boyunca, arkadaşlarımızın cenazelerine gittik. Sağ kalmamız, gerçekleşmiş bir ihtimaldi. Benim şair abilerim arkadaşlarının yasını tuttu. Bütün eylemlerde ön saflara geçtiler, her seferinde küllerinden doğan gazetelere yazdılar, yaslı annelere sarıldılar; ellerinde Temmuzun sesi…

 

DEM

sen bu şiiri okurken

ben belki başka bir şehirde ölürüm…

Behçet Aysan (1949-2 Temmuz 1993)