Uzak yolların söylediği

İnsan tavukların sıcak teleklerini yolarken ya da toprağa gübre katarken her şeyi en geriden düşünür.
Uzak yolların söylediği

Yesenin “pinekleyen altın Asya” demişti yurduna, daha doğrusu ortak yurdumuza. Ama burada pineklemek lükstü onun için. Şehrin dışına fırlatılmış tavuk tesisinde akşama kadar çalışır, oradan çıkınca çiçek toprağı üreten tesisin gece vardiyasına başlardı. Faşist bir devletin ideal vatandaşı olmuştu şimdi; sadece çalışkandı!

Kocaman gözlerini başka gözlerle göz göze gelmemek için eğitmişti. Son derece bakımlı sokaklardan geçerken, topuklarına daha hafif basardı. Onu hep görürdüm. Tezgâhtar bir kızdan hoşlanıyordum, onun çalıştığı sabun dükkânına giderdim her gün, o da gelirdi. Yüzündeki durgun esmerlik ellerinden çekilmişti. Her gelişinde ilk kez geliyormuş gibi fiyat sorardı. Yüzünde, daha önce selamlaşmış insanlardaki tuhaf rahatlama duygusu olmazdı. Elinde iki kalıp sabunla, aynı yabancı jestlerle kapının eşiğinden vedalaşırdı.

Onu merak etmeye başladım. Pinekleyen bir kıtanın solgun kanıyla dolu ruhum gün geçtikçe ona yaklaşıyordu. Ama hep gittiğim izbe pub’da karşılaşmamıza rağmen selam vermek ya da almak için bakmazdı. Hatta bir keresinde hayvan kostümleri giymiş dört beş kişilik sarhoş gruptan dayak yerken onun imdadına yetişmeme rağmen bir teşekkür etmemiş, bir bira olsun ısmarlamamıştı. İri kıyım herifler yüzüne gözüne vurdukça kollarını vücuduna daha fazla yapıştırmış, ayakta zor duran ayıları ittiğimde ise, dönüp tuhaf tuhaf bakmıştı bana. Sonunda adamlar sataşacak başka Asyalılar bulmuşlardı. Aralarına karanlık sızan sokak lambalarının içinden yürüyüp gitmişti.

Demin, sadece beyazların girebildiği pek muteber bir bankanın yanındaki bankta otururken belirdi. Orada birinin oturmadığını sanarak oturdu. Beni fark edince kalkmak istedi. Anlamaktan yorulmuş dizlerine davrandı. Hava pek güzeldi, evet, hava pek güzel, güzel bir hava, öyle değil mi, düne göre pek hoş, uzun zamandır böyle güzel bir hava olmamıştı, güzel bir gün, aslında güzel bir hava, öyle değil mi? Cümlelerinin yarısını günü konuşmaya ayırmış bu dilin yabancılarıydık. Artık bol aksanlı birkaç cümle kurmanın zamanı gelmiş olmalıydı. Güzel bir gündü, öyle değil mi?

Biriyle tanışmak, gövdeyi ve kaderi yeniden ve uzun uzun tartışmanın vesilesidir, kendini saklayan ruhun neşet etmesi, aynayla yapılan bir deney. Bana birini anlattı. Aklın ve hayatın terk ettiği uzak bir dağdan çıkıp geldiğini:

“Birbirinin içine sokulup birbirinden millerce uzaklaşmış evlerin hiçbir özelliği olmayanlarından birinde doğdum. Filmlerde görmüşsündür; bir araba patika gibi bir yoldan geçer hani, iki çocuk, bir keçi, cüzamlı bir baba şeklinde beliririz. Bizi anlatan filmlerin bir senaryosu yoktur. Eline kamera ve izin kâğıdı alan aramıza dalar. İki çocuk, bir keçi ve cüzamlı bir babayı arabanın arkasında kalmış şekilde görürsün hep, kamera geç açılmıştır çünkü. Başka bir hikâyeye yapıştırılırız, bir tür kenar süsüyüzdür, dışarıdan görünürüz.

Dilimiz değil, jestlerimiz vardır. Bu filmlerde sesimizi duyarsın mesela, ama altyazı yoktur, öyle değil mi? Sonra susma dilinin peşine düşüp tıklım tıkış kamyonlarda, teknelerde, kovuklarda gözlerimizle bakarız. Bizi o susku dilinin içinden çıkarıp saygın ülkelere kabul için postalayacak kötü adamların insafına kalırız. Bol bol ölürüz medeni sınırlarda, kara sularında. Müreffeh ülkelerin bağırsaklarında yaşarız. Kilise ve camilerde ücretsiz dil kursları açılır bizim için. Dördüncü haftada dilekçe yazmayı öğretirler, dokuzuncu haftada Robert Frost’un şiirlerini ezberlemeyi!

Geçenlerde benim için kavga ettin, fark etmediğimi sanma. Ama mülteci kampından çıkardıklarında söyledikleri şeyi bilmiyor olmalısın: ‘Yerliler size vursa da kımıldamayın!’ Cesaretine hayran oldum doğrusu, ya vatandaşlık almış birisin ya da ne yaptığını bilmez bir aptal!

Benim gibilerin bir hikâyesi yoktur, aynı hikâyeyi yeniden yaşarız. Bu yüzden beni bu kadar merak etmenden rahatsız olmadığımı söyleyemem… Affedersin, insan tavukların sıcak teleklerini yolarken ya da toprağa gübre katarken her şeyi en geriden düşünür. Başta yapmam gereken şeyi unuttum, adımı söylemedim. Adım Hafez Ahad Karimi”

“Memnun oldum” dedim, “benim de adım Hafez Ahad Karimi!”
DEM

Küçük korulukla donmuş gölün arasında
En karanlık akşamı senenin.

Robert Frost (1874-1963)
Çev: S.T.