Avrupa'nın sakin düzlükleri...

İklim değişikliği belirli bir bölgede sınırlı bir süre zaman içinde olup

İklim değişikliği belirli bir bölgede
sınırlı bir süre zaman içinde olup
biten bir  şey değil .Yeryüzü bir uçtan
bir uca bir çılgınlık sonrasını yaşar gibi.
Pakistan’da sellere kurban verilen
binlerce insan yetmezmiş gibi, açlık,
susuzluk, elektrik kesintisi bildiğimiz
(standart) hayatı bir düş haline getirdi.
Kolera tehdidi kapıda. Yetmezmiş gibi
vadilerin yapısı değişiyor. Daha yazın
başında tropikal yağmurlarla perişan
olan Avrupa’nın güneyinde klima satışı
çoktan tavana vurdu. Sıcaktan
bunalmakla klima hastalıkları arasında
sıkışan insanlar çaresiz. Eski kıtanın
orta ve batısında ise çok serin ve
yağışlı bir yaz bitmek üzere. İklim
değişikliği doğanın işi değil, insanın
marifeti.

Amsterdam küçük kanalların üzerinde
sessiz ve güleryüzlü bisikletle kayıp
giden insanların şehri. İnsanlar ağutos
ortasında, gündüz vakti yün hırka,
yağmurlukla dolaşıyorlar. Kent
nüfusu yarıdan fazla azalmış gibi. Tatil
dönüşüne kadar her şey yaz takvimine
ayarlanmış. Başta iklim, her şeyin
ayarının kaçtığı bir dönemde tatil vazgeçilmezler arasında yerini koruyor. Kuralları sorgulayan yok. Krizin
geçmeyeceği çoktan beli oldu. Yine de Amsterdam’da akşam saat 6 oldu mu tüm dükkanlar aynı düğmeye basılmış gibi kapanıyor. Koca caddelerde tenha tramvaylarla, bisiklet lambalarından
başka Allahın kulu yok. Yine de pahalı restoranlarda işler fena sayılmaz.
Maişeti idare eden genç ve
sağlıklı bir elit esnafın durumu az çok
kurtarmasına imkân veriyor. Kafelerde
iş saatlerinde bile dünyanın dört bir
bucağından toplanan türlü çeşitli kahveye
ya da resmi içki pembe şaraba (nasıl
olup da bu statüye eriştiğinin bir bileni
olmalı) her daim bir avuç müşteri çıkıyor.
Çekik gözlü, koyu tenli köpek gezdiriciler
seri adımlarla görevlerini tamamlamaya
çalışıyor. Krizin hayatı derinden etkilediğini
söylemek şimdilik zor.

Aynı zamanda biraz daha güneyde,
Fransa’da, önce çadırları sökülen, sonra
polisçe coplanan Romanlar’ın onlarcası
ait oldukları ülkeye, Fransa’nın kurucusu
olduğu AB’nin yeni ve yoksul üyeleri
Romanya ve Bulgaristan’a doğru uçağa
bindiriliyor. Epeydir faaliyette olan Göç
ve Entegrasyon Dairesi’nin karşı-göç ve
sınırdışı etmeye dayanan gerçek yüzü
ortaya çıkıyor. Yıllarca yüce gönüllü bir
sığınma ülkesi olmakla övünen Fransa’nın
yabancı düşmanlığının ve en kaba ırkçılığın
şampiyonu olduğu hatırlanıyor. Üstelik
sınırdışı edilen insanların hepsi AB
pasaportu taşıyorlar. Yani kendilerini kovan
ülkenin vatandaşı sıfatıyla sahip oldukları
haklar var. Hak dediğin safsatadan ibaret.
Roman Yurttaşların Avrupa Düzeyinde
Entegrasyonu politikasında tüm Avrupalı
ortakların onayı ya da parmağı olduğu açık. 
Ne idüğü belirsiz ‘dünya kamuoyu’ndan
çıkan sesi duyabilene aşkolsun. Vaktiyle
komünistlerle başlayıp Yahudilerle
süren temizliktekine benzer bir sessizlik...

Aynı sessizlik, bacaları onyıllardır
tütmeyen endüstrinin ardında bıraktığı
sakin bir emekli bölgesine dönüşmüş
Ruhr havzasında da hüküm sürüyor.
Herkes aynı anda bırakıp gitmiş gibi.
Kültür başkenti Essen’in arada yanan
ışıkları, tek tük kutlamalar olmasa çıt
çıkmayacak. Koca caddede açık iki
yemek yerinden birinde kebap menüsü
var. Diğerinde piyanist şantörün berbat
‘besame mucho’su eşliğinde o gün damat
olan Sicilyalı garsonun taze gelini
ellerini una daldırıp eşe dosta uğur getirsin
diye madeni sent arıyor. İtalyan olduğu
aceleyle söylendiğine Sicilyalı olduğunu
derhal hatırlatan restoran sahibi çıkarken
‘biz hep buradayız’ diyor. Tam o sırada
başında buruşuk geniş kenarlı kadın
şapkasıyla Afrikalı bir Alman yurttaşı
karenin içinden usulca geçip gidiyor.
Daha saat 11, kültür başkentin bakımlı
caddeleri insansız.

Konjonktürel olmadığı çoktan anlaşılan
krizin neleri değiştireceğini bilen yok.
Şimdilik sessizlik kural gibi. Geçen
yüzyılı birlik, refah ve özgürlük çığlıklarıyla
kapatan Avrupa’nın serin ve sessiz yeni
yüzyılı şimdi başlıyor.

Umut ve umutsuzluk sözlüklerde kaldı.
Devir eğikbaşlı dinginlik devri.