Baudrillard'ı unutmak

Hasta olduğunu duyduğumda bu yazının mukkadder olacağını da düşünmüştüm. Şimşek hızıyla. Sonra fikri bir köşede tuttum.

Hasta olduğunu duyduğumda bu yazının mukkadder olacağını da düşünmüştüm. Şimşek hızıyla. Sonra fikri bir köşede tuttum.
Az çok uyur vaziyette. Geçen hafta bir arkadaşım gece vakti aradı. Kimsenin gitmekten, kalmaktan artık zevk al(a)madığı
o şehirden. "Televizyon ekranından geçen bantta, Baudrillard öldü yazıyor" dedi. "Belki bilmek istersin." Öyle mi, emin değilim. Sonra kimi dostlardan 'Başın sağ olsun' mesajları. Belli, Baudrillard'ın yakını bellenmişim.

Yazısıyla tanışalı galiba çeyrek yüzyıl oluyor. Kendisiyle tanışalı bunun yarısı kadar... "Biz hepimiz transseksüeliz"i tercüme etmiştim.
B. Ersoy'un yurtdışına çıkış hakkının tartışıldığı yıllar. Metni çok sevdiğim bir dergiye (Defter) yolladım. Epey ses çıkmadı. Bir müddet sonra editörden gelen yazıda asıl metin beğenilmekle birlikte, çevirinin anlaşılmaz bulunduğu yazıyordu. (Yıllar
sonra kendisi de anlam uğruna yazıya yüklenmenin yanlışlığını yazdı.) Bir başka çevirmenden istenip de gelen metin de
mektuba iliştirilmişti. Sindirmeye çalıştım. Sonra yayın kuruluna döşendim. Hangi kelimenin hangi kelimeyle karşılanabileceğini tek tek açıkladım. Onun kullandığı dili ve kendi çevirimi savundum. "Çeviri yaparken Baudrillard'ın dilindeki dikenleri ayıklama hakkımız yok" dedim. Açıklamalar ışığında
yeni bir çeviri metni eklemeyi de ihmal etmeden. Çeviri yayımlandı. Bence yazdığı
hiç şiirsel, şiirimsi değil, düpedüz şiirdi.
Hiç tanışmadan onu tanıyordum.

Daha sonraki konuşmalarımızda Paris'in kafelerinde (aslında bir tanesinde, Le Select) ya da İstanbul'un lokantalarında bu hikâyeyi ona anlatmadım. Yazdığının şiir olup olmaması hakkında ne düşündüğünü de sormadım.
Kıvranarak okurken aldığım haz yetiyordu.

Yıllar sonra İstanbul'a konferans için
gelmişti. Kendisi üzerine bir derleme kitap (L'Herne-Baudrillard, 2004) hazırlanıyordu. Editörden benim de yazmamı istemişti. Gururu beni epey götürdü. Editör geç aradı.
Bahaneyle tüm eski okumalarımı gözden geçirdim. Baudrillard metaforlarının arkeolojisi gibilerinden bir şeyler yazdım.
Metinlerinden cımbızla İngilizce cümleler çıkardım, vs... Bir süre sonra 75. doğum gününde karşılaştık. Aynı samimi
muziplikle cigarasını tüttürüyordu. Yazılarını kaleme aldığı kulübeden Paris'e dönerken
arabası yolda takla atmıştı. Üstünü başını temizlemiş, geç gelişini unutturmak üzere yoldan sebze-meyve alıp eve dönmüştü. Şeytanla ilişkisi üzerine matrak laflar
ediyordu. Bir anda bana dönüp "Senin yazıda kendimi buldum ama seni bulamadım" dedi! Aylarca tek bir satır yaz(a)madım. Jean şimdi
hocam (da) olmuştu.

Haberi Marine (Baudrillard) verdi. Kanser olmuştu. Sonra yine buluştuk. Güldük. Yiyip içtik. İçinde yazım olmayan kitabı 'Tüm dostluğumla' diye imzalayıp hediye etti. Eskisinden daha dinç görünüyordu. Moliere'in
'Hayali Hasta'sına (Hastalık Hastası) nazire, "Ben hayali bir sağlıklıyım" diyordu.

Bir süredir yeni çıkan kitaplarını köşeye kaldırıyordum. Adeta kitap çıkarmayacağı günlere stok yapar gibi. Haberi aldıktan sonra onlara şöyle bir baktım. Şöyle bir cümle:
"Ölüm bize ayak direr; elinden geleni yapar, en sonunda teslim olur." Ne yapmış etmiş,
S. Lec'in sözlerini ölümle suç ortaklığında
kullanmıştı. Ölümü de (kavramsal, felsefi değil) sahici ölümü, kendininkini, de ti'ye almıştı...

Şimdi 'Baudrillard'ı unutmak' zamanı.