Bayramda yavaşlık

Ramazan günlerindeki değişimi siz de fark ettiniz mi? Telaşı? Daha iftar saatine üç saat varken evlerine doğru seğirtmeye başlayan o kalabalığı?
Böylelikle yolda çile çekme süresi daha da uzatılmış oluyor. Gergin bir iftar açılışının kapısı aralanmış oluyor. Bahaneyi oruç tutulan saatleri fiilen daha uzatan yaz mevsiminde bulmamalı.İş saatlerinin eskiye oranla esnekleştiği bir gerçek. Ama değişen başka şeyler olmalı. Bir kere pürtelaş yollara dökülen kalabalığın elinde, kulağında çoğunlukla bir telefon. İftar yollarında işle, iş ortamıyla bağları sürüyor. Aynı anda çok iş yapma (hastalığı?) yeni bir durum. İsteneni (iftarı) tam anında elde etmek için en yıpratıcı yarışları göze alma da öyle. Hayatı ‘kolaylaştırmak’ üzere icat edilen teknolojinin her geçen gün iki ayağı bir pabuca sokmaya başladığı belli oluyor. Bayramda koşuşma durmayacak. Hem tatil hem aile ziyareti. Hem vaktinde dönme hem tatilden sonuna kadar yararlanma. Kilitlenen telefon hatları, yollarda araç konvoyları... Dönünce yapılacakların iç sıkan telaşı cabası. Alınan kiloları vermek üzere yoğun spor programı, dolan e-posta kutusunu boşaltma gailesi, yığılan randevular için yeniden programlama, günü geçen faturaları ödeme acelesi. Dünya gözümüze ulaşım devriminin yapıldığı 19. yüzyıl ortasından 60 kez daha küçük görünüyor. Bunu ben söylemiyorum. Yakında, Hızlanma adlı kitabı yayımlanan Alman sosyoloğu Hartmut Rosa söylüyor. Rosa’nın kitabının altbaşlığı Zamanın Toplumsal Eleşitirisi. Daha önce Virilio bir ömür boyunca yazdığı her şeyi zamanın önlenemez hız kazanışı üzerine inşa etmişti. Önümüzdeki günlerde onun yeni kitabı Büyük Hızlandırıcı’nın da çıkacağı haber veriliyor. Belki bu yeni kitapların bu hızlı, daha hızlı zamanın hepimizi, hayatlarımızı nasıl ezmekte olduğuna dair uyarıcı bir etkisi olur. Alman sosyolog, mekân duygumuzun giderek zayıfladığına dikkat çekiyor. “Zaman mekânı yok etti” diyor. Bayramın birkaç gününe ne kadar çok yer sığdırdığınızı, hangisinin akılda kaldığını bir düşünün. Otoyoldan geçerken ya da uçaktan aşağı bakarken görülen yerler görülmüşten sayılmalı mı? Ya hızla görülen, konuşulan insanlar? Yaşamak, amacına ulaşan bir hayat sürmek giderek istediğini o anda elde etmek denklemine indirgeniyor. Yapılan her işin daha kısa sürede yapılması becerilerin en büyüğü. Yemek saatlerinin kısalması, bayram ziyaretlerinin kısa tutulması, toplantı sürelerinin kısılması, yazı yerine daha kısa twitter... Her şey, kullanılan nesneler, merak duyulan konular, ilişkiler, tv seyrederken ekran altından akan ‘taze haberler’ çabucak eskiyor. Şimdiki zamanın, anın sıkışmasını gitgide kasılarak yaşamak zorunda kalıyoruz. Bu hızlanma, az zamanda çok ve büyük iş başarma durumu en açıkça iş hayatında. İş dünyasında bir esneme, bir esneme. Tek bir işyerinde çalışma süresi azaldıkça azalıyor. İş değiştirme sayısı artıyor. Kısa süreli ya da ‘proje bazlı’ çalışma yayılıyor. Yöneticiler de sürekli olarak daha fazla tasarruf getirecek. zaman kazandıracak, rekabeti artttıracak yeni stratejiler geliştirip duruyorlar. Bütün bunlara rağmen kendileri de günün birinde gitmekten kurtulamıyorlar. En sonunda debelenip durmakla tümden sıyırmak arasında kalakalıyoruz. Tabii malum yavaşlama çabaları da var. Yavaş yemek, yavaş şehir ya da ‘Fazla Şey Yapmama Enstitüsü’... Bütün bunların da kendi küçük,alt pazarlarını oluşturduğu bir gerçek. Yine de hızın karşısında ne ifade ettikleri meçhul. Amacım şu tatlı bayram günü keyfinizi kaçırmak değil. Yine de bir şeyler yapmak mümkün. Her gün, o günkü bir işimizi yarına bırakma alışkanlığı edinmek gibi. Hem belki de yarının yaratıcıları bugünün sıyırmışları arasından çıkabilir. Olur mu olur.